Sene 86, 9 Nisan akşamı. Ordu’da lise öğrencisiyim. Amcamlarda kalabalık, herkes oturmuş akşam yemeği yiyordu. Beni çağırdılar. Misafir odasındayım. Sesini açmış Mahzuni dinliyorum.
O yıllar 80 öncesi devrimcilerin, Alevilerin, Kürtlerin kasetlerine ulaşmak şans gibi bir şeydi. Herkeste bulunmaz, el altından dolaştırılırdı. Bulması zor, bulsan bulundurulması suçtu. Memleketlim ve arkadaşlarımdan biri “Bende Mahzuni’nin bir kaseti var” demişti. Abisinin gizli zulasından almıştı. Vermişti. Bir kaset bazen bir okuldan daha öğretici, bir kürsüden daha hakikatli olabiliyordu. Açıp tekrar tekrar dinliyordum ilk parçayı.
“Defol git benim yurdumdan / Amerika katil katil.”
Sofrada taze fasulye var. Yan odadayım, “Gel yemeğini ye” dediler. Kapıyı açıp sofraya oturdum. Kasetin sesi dalga dalga evin içine yayılıyordu. Kimsenin yadırgadığı yoktu. Çünkü o evlerde herkes hayatın sertliğini biliyor ama yüksek sesle konuşamıyordu.
Tam o ara kapı çaldı. Polis evi sarmıştı. Beni almaya gelmişlerdi. Halaoğlu İbrahim hızlı bir manevrayla kaseti çıkardı, halının köşesinden altına koydu ve arama bitinceye kadar oradan hiç ayrılmadı.
Her şeyi aldılar. Dergilerim, kitaplarım ve ilk daktilom. Yazma ihtimalini tehlike sayan bir devlet aklı vardı karşımızda. Kaseti bulamadılar. Tabii beni de evde bırakmadılar. 10 Nisan 1986’da tutuklayıp Efirli Cezaevi’ne koydular.
Peki neden bu kadar hızlı gelmişlerdi? Günler öncesine dönmem gerekiyor. Boş bir İngilizce dersinde Alevi olma muhabbeti sonrası konu Libya’ya döndü. ABD’nin haklı olarak Libya’yı hedef aldığını söylüyordu birileri. Ben de o günkü aklımla ABD’nin petrol yataklarına konmak için bunu yaptığını söyledim. Sınıfta tek bir kişi dahi beni desteklemiyordu. Linç geliyordu.
Sınıf arkadaşlarım beni öğretmene, öğretmen, müdüre, müdür valiye, vali emniyet müdürüne, emniyet müdürü siyasi şubeye bildirmek suretiyle bir kahramanlığa imza attılar.
Çok geçmedi, 15 Nisan 1986’da Amerika Libya’yı bombaladı. Tarih bunu operasyon diye notladı ama bomba düştüğü yerde çocuk ismiyle anılır. Resmi gerekçeler olur, stratejik açıklamalar yapılır, fakat geride kalan hep annelerin suskunluğudur.
Ben cezaevindeyken bu haberi duydum. Çocuk sayılacak yaşta devletin sert yüzüyle tanışmak, insanın içindeki adalet terazisini daha da keskinleştiriyor. Ama o sertlik aynı zamanda bir şeyi netleştiriyor, dünya anlattıkları gibi değil. Ve Mahzuni’nin sözleri, o derme çatma kasetteki ses, kitaplarda bulamadığım bir dili taşıyordu.
“Devleti devlete çatar
İt gibi pusuda yatar
Kan döktürür silah satar
Amerika katil katil.”
Yıllar sonra Kobani sınırında Kürtlerin direnişine tanıklık ediyorduk. Bütün medya oradaydı. Halk oradaydı. Nefesler tutulmuştu. IŞİD ilerliyordu. Bir yanda örgütlü karanlık, diğer yanda yalnız bırakılmış bir halk. Bakur’dan, Başur’dan, Rojhilat’tan gençler akıyordu. Kadınlar ön saftaydı. Ölüm haberi sıradanlaşmıştı.
Tam umutsuzluğun zirvesinde uçaklar belirdi. Bombalar IŞİD mevzilerine düştü.
O an sınırın bu tarafında bekleyen kalabalığı bir sevinç sardı. Ve o kalabalığın içinde “Amerika katil katil” şarkısını bilenler de vardı. Ellerini havaya kaldırdılar.
Ben de baktım o gökyüzüne. İçimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Mahzuni’nin kaseti halının altında saklıyken duyduğum öfkeyle, o uçakları izlerken hissettiklerim yan yana gelmişti. İkisi de doğruydu. Ve bu beni ne yanılmış ne de tutarsız hissettirdi, sadece hayatın, sloganlara sığmadığını hatırlattı.
Çelişki, hakikati inkar etmek değildir. Çaresizliğin adıdır.
Rojava deneyimi yalnızca askeri bir savunma değil, birlikte yaşam fikrinin ete kemiğe bürünmesiydi. O gençler bedenlerini özgürlüğe yatırdı. Mesele Amerika’ya güvenmek değil, karanlığa teslim olmamaktı.
Kobani sınırından döndükten yıllar sonra, aynı his başka bir coğrafyada yeniden kapıyı çaldı. Her şey İran’a geliyordu artık.
İran halkı kırk yılı aşkın süredir hayatı denetim altında yaşayan bir toplum. Kadının saç telinden gençlerin müziğine, öğrencinin sloganından işçinin grevine kadar her alan baskı altında tutuldu. Sonra 2022’de Mahsa Amini öldü. Bir kadın, saçı yüzünden. Ve o ölümden “Jin, Jiyan, Azadi” doğdu. Slogan değildi bu, kırk yıllık bastırılmış bir nefesin tek cümlede patlayışıydı. Sokağa çıkan gençler idam sehpasıyla tanıştı, kadınlar meydanlarda coplandı, gazeteciler hapsedildi. Direndiler, öldüler, susturuldular, ama bu kez ses daha uzağa gitti. Çünkü Jin, Jiyan, Azadi yalnızca İran’ın sesi değildi, Kürdistan’dan, Rojava’dan, dağlardan gelen kadim bir çığlığın İran sokaklarında yankılanmasıydı. Milyonlarca İranlı dünyanın dört bir yanına dağıldı. Sürgün yalnızca coğrafi değildir, insanın dilinin, çocukluğunun, mezarının yerinden edilmesidir. Bunu anlamak için teoriye gerek yok, halının altına saklanan bir kaseti hatırlamak yeterli.
Halepçe’de “Baba havada elma kokusu var” diyen çocukların hafızası hala canlıyken, Enfal’de yüz binler toprağa gömülmüşken, bir halkın zaliminden hesap sorulmasına sevinmesi ideolojik değil insani bir reflekstir. Acı yaşayanın sevinci teorik değildir, yaraya sürülen merhem kadardır.
İran halkı dış müdahaleye hayran olduğu için değil, içeride nefes alamadığı için umut arıyor. Bu umudu doğru bulmak ya da bulmamak başka bir tartışmadır. Ama o umudu anlamamak vicdani bir eksikliktir.
O günün sınıf arkadaşlarımın ihbarıyla İran halkının arayışı arasında ince bir bağ görüyorum. İkisi de aynı korkudan besleniyor ama farklı yönlere akıyor. Biri baskıyı içselleştirerek sistemin yanına geçiyor, diğeri o baskıdan kaçacak bir kapı arıyor. Aranan kapı dışarıya çıkıyorsa, bu o insanların suçu değili kapıyı içeriden kilitleyen rejimlerin faturasıdır.
Amerika hiçbir zaman özgürlüklerin temsilcisi olmadı. Çıkarlarını önceledi. Bir yerde diktatör destekledi, başka yerde özgürlük nutku attı. Aynı el hem silah sattı hem barıştan söz etti. Bu değişmedi. Eskiden daha görünmezdi, şimdi artık gizlenmiyor.
Ama şunu da biliyorum, halkına kapalı olan her rejim, kapısını dış müdahalelere açık bırakır. Suriye’de oldu. Irak’ta oldu. Afganistan’da oldu. Türkiye sıradadır diyorlar. Ve bedeli her zaman halk ödedi. Sorumlusu kim? Kendi halkı için var olmayan hükümetler. Eleştiriyi ihanet, farklılığı düşman sayan iktidarlar.
Mahzuni haklıydı. Ama o kaseti halının altına saklayan İbrahim de haklıydı. Çünkü bir halk hem dışarıdan gelen zulme hem içeriden gelen baskıya aynı anda maruz kalabilir. Ve o iki gerçeği birbirini silmek için kullanmak, en büyük entelektüel sahtekarlıktır.
O gece Ordu’da, fasulye soğurken, kasetten yükselen ses şunu söylüyordu aslında Adalet bir yerde değil, yalnızca ezilenlerin yanındadır.
Otuz küsur yıl geçti. Hala aynı fikirdeyim.