Halep’te Kan Hattı, Paramiliter Çeteler ve Ankara –

Suriye’nin Halep kentinde 6 Ocak 2025’te başlayan saldırılar, barış arayışlarının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye destekli Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı paramiliter çete gruplar, Halep’in Şêxmeqsûd, Eşrefiyê ve Benî Zêd mahallelerine ağır silahlarla saldırmaya başladı. Bu saldırılarda Sultan Süleyman Şah Tugayı, Hamza Tümeni, Sultan Murad Tümeni, Hemzat, Emşat ve Nureddin Zengi gibi gruplar aktif rol aldı.

Bu grupların ortak özelliği açıktır, hepsi Türkiye tarafından eğitilmiş, donatılmış ve desteklenmektedir. Türkiye’nin bilgisi ve desteği olmadan hareket etmeleri mümkün değildir. Nitekim İngiltere Dışişleri Bakanlığı, bu grupların Suriye kıyı bölgelerinde Alevilere yönelik katliamlardaki rolleri nedeniyle doğrudan yaptırım listesine almıştır. Aynı gruplar daha önce Efrîn’de, Süveyda’da ve Suriye’nin kıyı kesimlerinde Kürtlere, Alevilere ve Dürzilere karşı katliamlara ve insanlık dışı ihlallere imza atmışlardı. Şimdi sıra Halep’teki Kürt ve Süryani mahallelerine geldi.

Ortadoğu’da savaş büyüdükçe sadece insanlar ölmez, yaşamın bütün damarları kesilir. Kentler yıkılır, doğa talan edilir, yerinden edilen halklar sefaletin içine itilir. Bu yıkımın ortasında “kazanan” sayısı azdır ama kazançları büyüktür, silah tüccarları, savaş finansörleri ve savaşın siyasal müteahhitleri. SIPRI’nin raporlarında da görüldüğü gibi, küresel silah pazarında büyüme savaşla doğru orantılıdır. Çatışma derinleştikçe şirketlerin karı artar, satış grafikleri yükselir.

Türkiye’de “savunma sanayii” adı altında kurulan düzen de tam olarak buna dayanır, savaşın sürekliliğini ekonomik düzene çevirme. Yüzlerce şirket yalnızca üretim yapmaz, aynı zamanda devlet bütçesine, ihalelere, teşviklere ve güvenlik harcamalarına bağlanmış bir rant zinciri oluşturur. Savaş uzadıkça yeni sipariş doğar, yeni sipariş demek yeni bütçe kalemleri demektir. “Terörle mücadele”, “sınır güvenliği”, “milli beka” gibi kavramlar, bir noktadan sonra güvenliğin değil sermayenin dili haline getirilir. İHA–SİHA gibi teknolojiler sadece askeri araç değil, aynı zamanda iktidara yakın çevreler için servet transferinin vitrini yapılır. Savunma Sanayii Başkanlığı’nın açıkladığı milyarlarca dolarlık ihracat, bu çarkın sıradan bir üretim hattı değil, içeride ve dışarıda çatışmayı besleyen bir savaş ekonomisi rejimi olduğunu göstermektedir.

Savaş düzeni yalnızca para kazandırmaz, siyaseti de yeniden kurar. Çatışma ortamı, iktidara üç büyük imkan sağlar, Birincisi, toplumu korkuyla hizaya sokar, sorgulayanı “tehdit” diye işaretler, muhalefeti “iç düşman” ilan ederek sıkıştırır. İkincisi, ekonomik krizi görünmez kılar, işsizliği, yoksulluğu, adaletsizliği perdelemek için gündeme sürekli güvenlik sokar. Üçüncüsü, hukuk dışılığın önünü açar, olağanüstü hal mantığıyla yönetmeyi kalıcılaştırır. Böylece savaş, sadece cephede değil, ülkenin siyasal ikliminde de bir yönetim tekniği olarak işletilir.

Bu yüzden barış ihtimali belirdiğinde, savaş düzeninin sahipleri telaşa kapılır. Türkiye’nin yakın tarihinde bunun en sert örneğini 7 Haziran–1 Kasım 2015 aralığında gördük, toplumun üzerine şiddet ve korku çöktü, ülke adım adım bir çatışma atmosferine sürüklendi, siyaset “olağanüstü koşullar” gerekçesiyle yeniden dizayn edildi. Bu bir tesadüf değil, kriz anlarında savaşı devreye sokarak varlığını sürdüren çizginin bilinçli yöntemidir.

Bu ortamdan beslenen ırkçı ve mezhepçi siyaset ise yıllardır hem oy devşirmenin hem de toplumu parçalayarak yönetmenin en kullanışlı aracına çevrildi. Bir tarafta nefretin ve düşmanlaştırmanın etrafında örülen blok, diğer tarafta barışı, eşitliği ve birlikte yaşamı savunan demokrasi güçleri… Bu ülkede barış talebi her güçlendiğinde savaş lobisinin daha saldırgan, daha hoyrat, daha pervasız hale gelmesi bundandır.

Siyasal anlaşmazlıkların silah yoluyla çözülmeye çalışılması Türkiye’ye 50 yıllık kayıp faturası çıkardı. Kürt, Arap, Türk, Fars, Çerkes fark etmeksizin vatandaşlar kaybederken, zenginleşen yapılar mafya, devlet, asker, polis ortaklıklarıyla servetlerine servet kattılar.

Barış güçlerinin, demokrasi güçlerinin, Kürt özgürlük hareketinin attığı adımlar farklı bir atmosfer yaratmaya çalışıyor. Ancak bu adımlar karşısında savaş lobisinin harekete geçtiği açıkça görülmektedir. Türkiye içinde bazı gelişmeleri engelleyemeyenler, dışarıda Suriye gibi savaşla yıkılmış, halkının büyük bedeller ödediği bir ülkede çıkmaz siyasetlerle sürece dahil oluyor.

Suriye’deki gelişmeler, bölgedeki güç dengeleri üzerinden değil, insani değerler ve yaşam hakkı üzerinden değerlendirilmelidir. İsrail’in güneyde, Türkiye’nin kuzeyde kontrol sağlama niyetleri paralel bir seyir izlemektedir. İsrail, Esad rejiminin devrilmesinin ardından 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nı fiilen askıya alarak güney Suriye’de 10 askeri üs kurmuştur. Kuneytra ve Dera bölgelerinde kontrol noktaları oluşturmuş, evlere baskınlar düzenleyerek binlerce kişiyi yerinden etmiştir.

Aynı şekilde Türkiye de şimdilik Fırat’ın batısında, Suriye’nin kuzeyinde kontrol sağlama niyetindedir. Halep’teki saldırılar, bu niyetin sahada hayata geçirilmesidir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Paris’te Suriye Geçiş Hükümeti Dışişleri Bakanı El Şeybani ile görüşmesi ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin QSD’ye yönelik açıklamaları, saldırıların zamanlama olarak tesadüf olmadığını göstermektedir. Bu saldırılar, İsrail ile Şam arasında Paris’te gerçekleşen görüşmelerin açıklanmasıyla eş zamanlı başlamıştır.

Suriye’nin geleceği konuşulurken HTŞ türü yapılanmalarla herhangi bir demokratik-seküler hattı aynı cümlede kurmak bile ahlaki bir çöküştür. Çünkü burada mesele yalnızca örgütlerin adı, sahadaki askeri dengeler ya da harita paylaşımı değildir. Mesele, insanlığın yüz yıllar boyunca ağır bedeller ödeyerek biriktirdiği ortak değerlerin korunup korunamayacağıdır.

HTŞ’nin temsil ettiği şey bir “aktör” değil, katliamı yöntem, korkuyu yönetim biçimi sayan karanlık bir zihniyettir. Bu zihniyetin dünyasında kadın düşmandır, farklı inançlar düşmandır, farklı kimlikler düşmandır, özgür düşünceye düşmandır. Alevi’ye yaşam hakkı tanımaz, Süryani’yi yok sayar, Ermeni’yi hedef görür, Dürzi’yi tehdit sayar, Kürt’ü, Arap’ı, Türkmen’i bile kendine benzemiyorsa düşman ilan eder. Bu nedenle HTŞ yalnızca Suriye’nin değil, insanlığın geleceğine dönük bir tehdittir. BM raporlarında geçen savaş suçu ve insanlığa karşı suç değerlendirmeleri, bu gerçeğin uluslararası düzeyde de görüldüğünü göstermektedir.

HTŞ ile koordineli hareket eden Türkiye destekli paramiliter grupların geçmişi de bu zihniyetin sahadaki uzantısıdır, kaçırma, işkence, yağma, cinsel saldırı, zorla yerinden etme… Bunlar münferit olaylar değil, sistemli bir şiddet rejiminin dili. İngiltere’nin yaptırım listesine aldığı isimler, bu çetelerin artık “yerel grup” değil, suç şebekeleri olarak kayda geçtiğini anlatmaktadır.

Burada karşıt hat ise yalnızca bir örgütün adıyla sınırlı değildir, esasen demokratik, çoğulcu, kadın özgürlükçü ve seküler yaşam fikridir. Birlikte yaşama iradesi, halkların eşitliği, inanç özgürlüğü, kadının toplumsal varlığı… İşte insanlığın ortak değerleri budur. Bu değerler savunulmadığında geriye kalan şey, mezhepçilik ve ırkçılık üzerinden kurulan yeni katliam döngüsüdür.

Bu yüzden mesele bir tarafın kimliği meselesi değildir. Mesele şudur, ya yaşamı savunanlar kazanacak ya da ölümü kutsayanlar. Ya insanlık değerleri ayakta kalacak ya da cihatçı-katliamcı zihniyet bölgeyi bir mezarlığa çevirecek. Ve bu, yalnız Suriye’de değil, tüm bölge halklarının geleceğinde belirleyici olacaktır.

İnsanların kendi varlığını koruyabilmesi, ancak demokratik-seküler örgütlenmelerle mümkündür. Aksi halde farklı halkları ve inançları birbirine kırdıran, kimlikleri hedefe koyan bir felaket sürekli büyür. Cihatçı yapıların desteklenmesi demek, yarının daha büyük savaşlarını bugünden örgütlemek demektir.

Türkiye’de çatışma iklimi yalnızca dışarıya dönük bir politika değildir, içeride de iktidarın elindeki en işlevsel aparatlardan biridir. Gerilim yükseldiğinde toplum susturulur, itiraz bastırılır, hukuk askıya alınır. Güvenlik bahanesiyle özgürlükler daraltılır, muhalefete, medyaya, sendikalara, seçilmişlere yönelik hamleler meşrulaştırılmak istenir. DEM Parti’ye dönük saldırılar da, CHP’ye yönelik kuşatma da, farklı toplumsal kesimleri hedef alan operasyonlar da çoğu zaman bu atmosferin gölgesinde yürütülür. Çünkü barış ihtimali güçlendiği anda, çatışmadan beslenen yapıların zemini daralır.

Dış politikada da benzer bir çizgi hakimdir, sorun çözmek yerine, sorunları kalıcı hale getirerek siyaset üretmek. Kıbrıs’tan Ege’ye, İran’dan Suriye’ye kadar birçok başlıkta tercih edilen yöntem budur. Suriye’de desteklenen çizgi ise demokratik geçişe değil, yeni bir baskıcı merkezî yapının kurulmasına, sahadaki cihatçı ağların güçlenmesine ve toplumun yeniden korku rejimine mahkûm edilmesine hizmet etmektedir.

Geçmiş tecrübe ortadadır, 2015’te barış ihtimali görünür hale geldiğinde, provokasyonlar ve karanlık süreçler devreye sokuldu, ülke yeniden şiddetin içine çekildi. Bugün de benzer bir eşik yaşanmaktadır.

Oysa barış yalnızca bir siyasi seçenek değil, bu ülkede yaşayan halklar için ekmek, özgürlük ve gelecek meselesidir. Ekonomik çöküşün durdurulması, birlikte yaşam kültürünün korunması, toplumsal çürümenin engellenmesi barıştan ayrı düşünülemez. Demokrasi artık bir temenni değil, ülkenin ayakta kalmasının koşulu haline gelmiştir.

Halep’te akan kanın sorumlusu bellidir, Türkiye destekli paramiliter gruplar, onları koruyup kollayan Suriye Geçici Hükümeti ve bu yapıları yıllardır büyüten Ankara yönetimi. İsrail’in güney Suriye’deki işgali nasıl uluslararası hukukun açık ihlaliyse, Türkiye’nin kuzey Suriye’deki fiili kontrol ve saldırı siyaseti de aynı kategoridedir. Adına ne denirse densin, ortaya çıkan sonuç işgal, zorla yerinden etme ve sivillerin hedef alınmasıdır.

Uluslararası toplum, ikiyüzlülüğü bırakmalı ve “denge” adı altında katliam ortaklıklarını meşrulaştırmamalıdır. İngiltere’nin yaptırım kararları örnektir ama yetersizdir. Türkiye destekli paramiliter gruplar ve komutanları yalnızca kınanmakla geçiştirilemez, doğrudan yaptırım listelerine alınmalı, finansal ve siyasi ağları kesilmelidir. HTŞ ile işbirliği yapan yapıların “geçiş hükümeti” ambalajıyla parlatılması son bulmalı, cihatçı rejim modelleri izole edilmelidir.

Türkiye’deki muhalefet ve demokrasi güçleri, Halep’te yaşananları görmezden gelemez. AKP–MHP iktidarının Suriye’de kurduğu katliamcı ortaklık, içeride barış ihtimalini sabote eden siyasetle aynı çizginin devamıdır. Halep’e susmak, Türkiye’de barışa da susmaktır. Barış isteyen, halkların birlikte yaşamını savunan herkesin görevi açıktır, Hem içeride hem dışarıda savaşa karşı durmak.

Toplum ise savaş lobisinin ürettiği nefret ve korku atmosferine teslim olmamalıdır. Çünkü savaşın motoru yalnızca silah değildir, milliyetçilik, mezhepçilik ve düşmanlaştırma diliyle toplumun zehirlenmesidir. Bu zehri dağıtmanın yolu, barışı ve eşitliği ısrarla savunmaktan geçer. Birlikte yaşam, demokrasi ve özgürlük talepleri büyütülmelidir.

Türkiye’nin geleceği savaşla değil barışla, faşizmle değil demokrasiyle kurulacaktır. Ortada üçüncü bir yol yoktur, Ya insanlık kazanacak ya barbarlık. Bu yüzden barış mücadelesi bir tercih değil, bir zorunluluktur. Ve bu sorumluluk, hepimizin omuzlarındadır.

Kimliksiz Levent Gültekin, İhanetin Örgütlenmesi –

Türkiye’de artık kimse “Kürt yoktur” demiyor. Ama sakın bunu bir ilerleme sanmayın. Bu bir geri çekilme değil, bir taktik değişimidir. Bu, inkarın kirlenmesi,...

Devletin Alevi Çarkı Yeniden Dönüyor –

Uzun süredir Alevilere dönük yürütülen siyaset, Alevilerin öz taleplerine yanıt üretmekten çok, onları belirli siyasal kalıplara sıkıştırmayı hedefleyen bir çizgide ilerliyor. Alevilerin kendi...

Maraş, Süreklilik Taşıyan Bir İmha Politikası

Türkiye’de yaşanan katliamları tek tek ele almak, onları yalnızca tarihsel birer “acı olay” olarak değerlendirmek, gerçeğin üzerini örtmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü...