<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>savaş &#8211; Şükrü YIldız</title>
	<atom:link href="https://sukruyildiz.de/tag/savas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://sukruyildiz.de</link>
	<description>Sukru Yildiz&#039;s official website</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Apr 2026 20:04:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://sukruyildiz.de/wp-content/uploads/2023/08/cropped-received_m_mid_1396101098491_07bd5610136b03ce02_0-32x32.jpeg</url>
	<title>savaş &#8211; Şükrü YIldız</title>
	<link>https://sukruyildiz.de</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tankın Altına Yatmak</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/tankin-altina-yatmak/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/tankin-altina-yatmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2026 20:20:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[nesrin]]></category>
		<category><![CDATA[Norveç]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/tankin-altina-yatmak/</guid>

					<description><![CDATA[88-89 yıllarıydı. Norveç&#8217;teydik. Nesrin isminde İranlı komşumuz vardı. İran Kürtlerindendi. Eşi doktordu. En azından memleketteyken doktorluk yapıyormuş. Norveç&#8217;te ise bir sığınmacı. Kocasıyla zaman zaman oturur, savaşı konuşurduk. O konuşmalarda bir&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>88-89 yıllarıydı. Norveç’teydik. Nesrin isminde İranlı komşumuz vardı. İran Kürtlerindendi. Eşi doktordu. En azından memleketteyken doktorluk yapıyormuş. Norveç’te ise bir sığınmacı. Kocasıyla zaman zaman oturur, savaşı konuşurduk. O konuşmalarda bir yerde hep o ağırlık vardı, bırakıp gitmek zorunda kalmış insanların sesi. Bir gün Nesrin bir şey anlattı, yıllar geçti ama o söz hiç çıkmadı içimden.</p>
<p>Komşusunun oğlu savaştan dönmemişti. Cenazesi geliyordu. Onu karşılayışını, nasıl uğurlandığını, nasıl öldüğünü anlattı. Genç asker bataklık bir bölgedeymiş. İran’ın tankları geçmesi gerekiyor, tank kıymeti, zemin çamur, paletler tutunamıyor. O bölgede ne yapılmış? Askerler tankların palet izlerine yatmış. Tank geçsin diye. Kendilerinin de şehit olduğuna inanarak.</p>
<p>Durdum. Uzun süre bir şey söyleyemedim. Nasıl yani…</p>
<p>O yıllarda İran-Irak savaşının dengeleri çok açıktı. Irak büyük bir destek alıyordu Batı’dan, petrol parasıyla, her taraftan. Teknik üstünlük Irak’taydı, uçaklar, tanklar, kimyasal silahlar. İran ise yeni bir iç kaostan çıkmıştı. “Devrimi” henüz sindirememişti, ordusu dağınıktı, teknolojisi eskiydi, üstüne üstlük her taraftan yalnız bırakılmıştı. Ambargo vardı.</p>
<p>Bu eşitsizliği nasıl kapattılar?</p>
<p>İnsanla kapattılar.</p>
<p>Tankın altına yatarak, mayınlı tarlalara çocuk göndererek, dalga dalga cepheye sürerek. Bu savaşta İran’ın silahı inançtı, inancın bedenle buluştuğu yer ise ölümdü. Şehadet bir son değil, bir araçtı. Bu araçla teknik üstünlüğü dengelediler. Uzun yıllar dengelediler.</p>
<p>İran aynısını yapmak istiyor. Göğüs göğüse gel, savaşı karaya çek, teknik üstünlüğü insanla dengele. Sekiz yıl Irak’a karşı bu hesapla dayandılar. Şimdi ABD-İsrail koalisyonuna karşı aynı hesabı masaya koyuyor.</p>
<p>ABD-İsrail koalisyonunun hava üstünlüğü tartışmasız. F-35’ler, insansız hava araçları, uydu güdümlü sistemler karşısında İran bu alanda yarışmaya çalışmıyor. Hesabı başka, tünel ağları, sürü taktiği, yıllarca örgütlediği vekil güçler. Hizbullah bu modeli Lübnan’da uyguladı. Husiler Yemen’de uyguluyor. Ama bu modelin yakıtı insandır. Tankın altına yatmak değişmiş olabilir, biçim değişir, mantık aynı mantık.</p>
<p>Ama şunu da sormak gerekiyor, O bataklığa kim sürükledi onları?</p>
<p>1980’de Irak, İran’a saldırdı. Bu saldırı Batı’nın teşvikiyle, Batı’nın desteğiyle gerçekleşti. İran’ın bölgede güçlenmesi Batı’yı rahatsız ediyordu, Saddam bu rahatsızlığın tetikçisi yapıldı. Sekiz yıl sürdü o savaş. Irak’a kimyasal silahı kim verdi? Amerika verdi. Almanya verdi. Saddam o silahı kendi halkına ve İranlı askerlere karşı kullandı, Batı baktı, sustu, hesap sormadı. Çünkü İran’ın zayıflaması işlerine geliyordu. İki taraf da kanamaya devam etsin, ikisi de güçlenmesin, hesap buydu. O savaşta ölenlerin sayısı bir milyona yaklaştı. Bir milyon insan. Ve bunu mümkün kılan silah akışı, teknik destek, istihbarat paylaşımı büyük ölçüde Batı’dan geldi.</p>
<p>İran bu saldırı dalgasına 8 yıl insan gücü ile dayandı. Sonrasında Saddam’ın hikayesi biliniyor, kullanım süresi bitince onu da Amerika astı.</p>
<p>İran köklü bir tarihe ve savaş geleneğine sahip. Teknik üstünlüğe karşı insanı kalkan yapabilen bir kültür, aynı zamanda insanı kalkan olmaya razı eden bir kültürdür. Bu iki şey birbirinden ayrılmaz. Ve bu ayrılmazlık içinde en büyük soru şu, O tankın altına yatan asker ne için yatıyordu? Ülkesi için mi, halkı için mi, yoksa kendisini Tanrı’nın yerine koyarak hüküm biçen bir rejim için mi?</p>
<p>Nesrin bize o soruyu sormamıştı. Ama anlatırken kocasının gözleri yaşardı, ikisi de sustular…</p>
<p>Nesrin çoktan hayatını kurmuştu orada. Ama anlattığı hikayeyi yanında taşıyordu. Bir insanın kendini bir tankın altına yatırabilmesi için nelere inanmış, nelerden umudunu kesmiş, neye o kadar bağlanmış olması gerektiğini soruyordu. Cevap vermemişti.</p>
<p>Ben de hala cevabı yok…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/tankin-altina-yatmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Savaş’tan önceki son çıkış; Abdullah Öcalan</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/buyuk-savastan-onceki-son-cikis-abdullah-ocalan-4/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/buyuk-savastan-onceki-son-cikis-abdullah-ocalan-4/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Feb 2025 18:54:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Öcalan]]></category>
		<category><![CDATA[barış]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/buyuk-savastan-onceki-son-cikis-abdullah-ocalan-4/</guid>

					<description><![CDATA[Geçtiğimiz günlerde Fransa’nın iki önemli şehrinde büyük etkinlikler gerçekleştirildi. Biri Paris’te, diğeri ise Strasbourg’ta oldu. Paris’teki yürüyüş, katledilen Kürt siyasetçilerin yıldönümü anmasına yönelikti. Bu devasa katılımlı etkinlikte dikkatimi çeken en&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Fransa’nın iki önemli şehrinde büyük etkinlikler gerçekleştirildi. Biri Paris’te, diğeri ise Strasbourg’ta oldu. Paris’teki yürüyüş, katledilen Kürt siyasetçilerin yıldönümü anmasına yönelikti. Bu devasa katılımlı etkinlikte dikkatimi çeken en önemli detay, katılımcıların çoğunun gençlerden oluşuyor olmasıydı. Yürüyüşte, boyunlarına poşiler sarmış olan bu gençler müzikle uyum içinde dans ederken, poşilerinin rüzgarda dalgalanışı adeta aslan yelesi gibi havalanıyor, klasik Kürt halayı figürleriyle dans ediyorlardı. Ancak, bu görüntülerin yanında, yüzlerindeki gerginlik ve yere sertçe vurdukları adımlar, içlerinde biriken öfkenin, geçmişin izlerinin ve yeni bir neslin doğuşunun açık bir göstergesiydi. Gençlerin içinde birikmiş bu öfke, tıpkı bir halay gibi, hem bir gelenekselliğin hem de modern bir tepkinin birleşimiydi. Bu yürüyüş, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez gibi Kürt kadın siyasetçilerinin anısına yapılıyordu. Bu isimler, Kürt özgürlük mücadelesinin simgeleri haline gelmişti ve her birinin hayatı, katılımları, mücadelesi bu genç neslin bilincinde derin izler bırakmıştı.</p>
<p>İkinci etkinlik ise Strasbourg’ta gerçekleştirildi. Burada toplanan kitle, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın olası bir açıklamasını bekliyordu. 15 Şubat’ta yapılması beklenen bu açıklama, katılımcılar arasında büyük bir beklenti yaratmıştı. Strasbourg yürüyüşüne katılanların büyük bir kısmı, Paris’teki etkinlikten farklı olarak, daha yaşlı bir nüfusa sahipti. Gençlerin oranı neredeyse yarının altındaydı. Bu, Strasbourg yürüyüşünün, Kürt toplumunun geleceği için birlikte yaşamı hedefleyen bir birikimi ve ideolojik duruşu yansıttığını gösteriyor. PKK’nin kuruluş ideolojisinin yansımasıydı bu.</p>
<p>Kürt siyasetinin ilk yıllarında, daha çok Kürt kimliğini var etme mücadelesi ön plandaydı. Bu mücadelenin temelinde, komşularla ortaklaşmayı ve birlikte yaşamayı esas alan sosyalist bir bakış açısı vardı. İlk dönemin genç kadroları, bu sosyalist mücadele içinde Kürt özgürlük hareketinin bir parçası oldular. PKK kurucuları ve ideologları arasında <strong>Haki Karer, Kemal Pir</strong> gibi Türk devrimcileri vardır. Bu isimler, aynı zamanda devrimci hareketinin ideolojik çizgilerinden beslenmiş ve Kürt özgürlük mücadelesini küresel bir perspektife taşımışlardır. <strong>Abdullah Öcalan</strong>&#8216;a yoldaşlık yapmışlardır. Hayatlarını bu uğurda ortaya koymuşlardır. O dönemin genç kadroları, hem Kürt özgürlüğü hem de sosyalist devrim mücadelesi için bir araya gelerek ortak bir hedef doğrultusunda birleşmişlerdi. Ancak bugünün gençleri, savaşın içinde büyüyen bir nesil olarak daha farklı bir yerde duruyorlar. Onlar için mesele, geçmişteki gibi sosyalist bir birliktelik kurmaktan çok, kimliklerini sorgulamadan doğrudan bir mücadele yürütmektir. Kan ve gözyaşı ile yaratılmış bir kimlikleri vardır. Bu da, gençler arasında milliyetçi eğilimlerin artmasına neden olmuştur.</p>
<p>Bugün Kürt siyasetinin liderliğini elinde bulunduran birinci kuşak kadrolar, birlikte yaşama fikrini hâlâ güçlü bir şekilde savunmaktadırlar. Bu kadroların varlığı, büyük bir barışın inşası için önemli bir fırsat sunmaktadır. Barış, onların fikriyatında var ve bu ortak yaşam kültürünü oluşturmak, ancak onların liderliğinde mümkün olabilir. Bu yüzden, barış ihtimali hâlâ masadaysa, bu onların siyasetteki etkinliğini koruyor olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’deki barış için en büyük şans, hâlâ onların siyasette söz sahibi olmasıdır. <strong>Abdullah Öcalan</strong>’ın, <strong>“Büyük Savaş’tan önceki son çıkış”</strong> olduğu söylenebilir. Çünkü Öcalan, Türkler, Kürtler başta olmak üzere tüm halkların birlikte yaşayabileceğini savunuyor ve Ortadoğu’daki çatışmaları durdurabilecek adımların atılmasının anahtarı hâlâ onun elinde. Bu sadece Kürt halkı için değil, Türkiye ve tüm bölge halkları için bir fırsattır.</p>
<p>Eğer bu fırsat doğru değerlendirilmezse, önümüzde duran büyük ihtimal büyük bir savaş olacaktır. Bu, Kürt gençlerinin yıllardır büyüyen öfkesinin çok daha şiddetli bir direnişe dönüşmesine yol açabilir. Kürt siyasetinin savaş hukuku çerçevesinde kalmasının en büyük sebebi, birinci kuşak kadroların hâlâ müdahil olmasıdır. Ancak bu nesil değiştiğinde ne olacağı belli değildir. Kimse hiçbir şeyin garantisini veremez.</p>
<p>İmralı’dan beklenen açıklama kritik önemde. Geleceğe dair umutların tükenmemesi, birlikte yaşama kültürünün güçlenmesi, sosyalist bir bakış açısıyla ortak bir yaşamın örgütlenmesi gerekmektedir. Eğer bu süreci sadece Kürt siyasetinin geri adımı olarak okursak, büyük bir hata yaparız. Bu yeni nesil, uluslararası dengelerin sunduğu fırsatları da değerlendirerek Türkiye’de büyük bir kırılmaya neden olabilir. Türkiye’de yıllardır bir travmaya dönüşen “bölünme korkusu”, Kürt gençliğinin bugünkü ruh haliyle birleştiğinde, çatışmaların çok daha sert bir hal alması mümkün. Bu gençlik eskisi gibi değil; ayrılığı önemsiyor, farklılığı derinleştiriyor ve bu da savaşın hukukun dışına taşmasına sebep olabilir.</p>
<p>Bugün Kürt siyasetinin elinde, bu kopuşu engelleyecek bir mekanizma bulunmaktadır. Ancak gençlerin kendilerini şiddetle ifade etme isteği, Kürt kimliğinin ispatlanması için bir araca dönüşebilir. Bu da, Türkiye’de savaşla beslenen siyasal ve ekonomik yapıların işine gelmektedir. Kürtlerin bugün her alanda varlık göstermesi, Kürtçe isimlerin daha fazla duyulması, inkârın artık mümkün olmadığını gösteriyor. Bu yüzden Kürt halkı, kazanımlarını toplumsal barışa ve ortak yaşama çevirmek zorundadır.</p>
<p>Türkiye, Kürt siyasetinin Öcalan liderliğinde atacağı adımı doğru okumalıdır. Bunu birlikte yaşamak için bir fırsata dönüştürmeli ve güven ortamını sağlayacak mekanizmaları oluşturmalıdır.</p>
<p>Ancak Türkiye siyasetçileri, özellikle de iktidarın dili, bu çağrının karşılığını vermiyor. Bugüne kadar şiddet ve inkâr üzerinden var olmuş bir siyasetin, gerçek bir çözüm iradesi göstermesi kolay değildir. Ama Kürtler alternatifsiz değildir ve Türkiye Cumhuriyeti de bunu biliyor. O yüzden olası bir açıklamaya “evet” deme refleksi gösteriyor. Öte yandan, Türkiye’de savaş ekonomisiyle güçlenen ve zenginleşen bir yapı var. Çete ilişkileri, rant ve silah ticaretiyle savaşın sürmesini isteyen bir kesim vardır ve bu yapının barış sürecine ikna edilmesi de zaman alacaktır.</p>
<p>Türkiye’de halkların tarihsel olarak uzun yıllara dayanan bir birlikteliği vardır. Devlet, iktidar ve onların menfaatleri için uygulanan siyaset ise halkları birbirine düşürmüştür. Ama halkların birbirleriyle bir sorunu yoktur. Bu yüzden barış her zaman mümkündür. Mesele, barış siyasetini örgütleyecek siyasi aktörlerin eksikliğidir. Kürt siyasetinin yıllardır süren barış çağrıları ve çatışmasızlık süreçleri, bugün bir barış masası kurulması için en büyük zeminlerden birini oluşturuyor.</p>
<p>Devlet Bahçeli’nin yaptığı son çağrı da bu yüzden önemli. Bahçeli gibi savaş yanlısı bir figürün böyle bir çıkış yapması, devletin derinliklerinde bu sürecin tartışıldığını gösteriyor. Bahçeli’ye böyle bir çağrı yaptırılması, devlet içindeki bazı yapıların süreci yeniden değerlendirdiğini gösteriyor.</p>
<p>Bu çağrı, iki yolu açıyor: Ya büyük bir savaşın fitili ateşlenecek ya da barış süreci örgütlenecek. Bu kararın kritik noktası, Kürt siyasetinin öncü kadrolarının hâlâ ayakta olması ve süreci yönlendirebilme gücüne sahip olmasıdır. Ama bugünü değil, yarını da düşünmek gerekiyor. Birinci kuşak siyasetçilerin olmadığı bir Kürt siyasi yapısı, çok daha büyük krizler doğurabilir. O yüzden bu şansı kaçırmamalıyız.</p>
<p><strong><em>&#8220;En kötü barış, savaştan iyidir&#8221;</em></strong> (Desiderius Erasmus)</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/buyuk-savastan-onceki-son-cikis-abdullah-ocalan-4/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış mı, Savaş mı? &#124; Alevi Gazetesi</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/baris-mi-savas-mi-alevi-gazetesi/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/baris-mi-savas-mi-alevi-gazetesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Feb 2025 19:10:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[bahçeli]]></category>
		<category><![CDATA[barış]]></category>
		<category><![CDATA[öcalan]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/baris-mi-savas-mi-alevi-gazetesi/</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu’nun temel gündem maddesini savaş ve Suriye’deki durum oluşturuyor. Bunun yarattığı sonuçlar ve burada yaşayan Alevilerin, Hristiyanların, Kürtlerin, Asurilerin, Ermenilerin geleceğine dair kaygılar tartışılıyor. Bu tartışmalar, Türkiye’nin nereye doğru evrileceğinin de resmini ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları olarak büyük savaştan yana mı tavır takınacağız, yoksa barışın inşasında, birlikte yaşama alanlarını yaratma konusunda mı bir karar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu’nun temel gündem maddesini savaş ve Suriye’deki durum oluşturuyor. Bunun yarattığı sonuçlar ve burada yaşayan Alevilerin, Hristiyanların, Kürtlerin, Asurilerin, Ermenilerin geleceğine dair kaygılar tartışılıyor.</p>
<div>
<p>Bu tartışmalar, Türkiye’nin nereye doğru evrileceğinin de resmini ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları olarak büyük savaştan yana mı tavır takınacağız, yoksa barışın inşasında, birlikte yaşama alanlarını yaratma konusunda mı bir karar vereceğiz?</p>
<p>DW’in bir haberi şöyle diyor: “Türkiye’de terörden aranan kaç HTŞ’li ve El Kaideli var? Yargı kararlarında nelerle anılıyorlar? Aranan IŞİD’çiler HTŞ saflarına katılabilir mi?” Suriye’de tutuklanan IŞİD’liler Türkiye’ye iade edilmek istediklerini söylemişlerdi. Neden? Çünkü Türkiye yargısı bunları ödüllendiriyor.</p>
<p>Türkiye’nin özellikle Rojava’da geliştirdiği savaş, IŞİD’e karşı mücadeleyi sekteye uğratıyor. Türkiye geçtiğimiz günlerde “Bunları bize teslim edin.” dedi. Peki, bu suç mekanizmaları Türkiye’ye teslim edildiğinde ne oluyor? Sözde Suriye Milli Ordusu (SMO) ya da eski Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi çete grupları sahneye çıkıyor.</p>
<p>Suriye’deki gelişmelerden Türkiye’nin pay almak istediği açık. Cihatçı grupların yürüttüğü savaş ve katliamların desteklendiği biliniyor. İç politikada büyük hayaller beslenirken, dış politikada itibarsızlık devam ediyor. Bunun en somut örneği: Avrupa’da Suriye’nin geleceğine dair yapılan toplantıya ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya katılırken, Türkiye davet edilmedi.</p>
<p>Suriye’de Aleviler için ciddi bir tehdit var. Katliam görüntüleri gelirken Türkiye medyası bu durumu görmezden geliyor, aksine destekleyici bir propaganda yürütüyor. Alevileri “Baas rejiminin destekleyicileri” olarak göstermek için çalışıyor. Suriye’de Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar ve Ermeniler kendi geleceklerini şekillendirmeye çalışırken, Türkiye bu halkların üzerine savaş yürütüyor.</p>
<p>Peki, bu savaş kimin çıkarına? Kim zenginleşiyor? Türkiye’nin vergileriyle finanse edilen savaşın sonunda hangi çeteler büyüyor? Halkın paraları eğitime, sağlığa veya refaha değil, savaş sektörüne ve silah sanayisine aktarılıyor. Türkiye’deki savunma sanayi şirketleri ve iktidara yakın gruplar büyük kazanç sağlarken, vatandaş yoksullaşıyor.</p>
<p>Özellikle Türkiye’deki silah sektörü, iktidar çevresine yakın sermaye gruplarıyla büyüyor. Büyük ihaleler belirli şirketlere gidiyor ve savaşın devam etmesi, bu yapıların güçlenmesini sağlıyor. Halk için bu savaşın hiçbir getirisi yok. İşgal edilen bölgelerde Türkiye vatandaşlarının refahı artmıyor; aksine, savaş ekonomisi iç pazarı da olumsuz etkiliyor. Fakirleşmeyi derinleştiryor.</p>
<p>Medya, halkın bu savaşlardan kazançlı çıkacağını öne süren propagandalar yapıyor. Oysa savaş, yalnızca iktidara yakın sermaye gruplarını ve silah tüccarlarını zenginleştiriyor. Savaşın mali yükü ise milyonlarca vatandaşın sırtına yükleniyor. Erdoğan’ın damadı dünya milyarderler listesine giriyor. Türkiye insanı fakirleşirken, nasıl oluyor da iktidara yakın kişiler hızla zenginleşiyor?</p>
<p>Deniyor ki: “Silah üretiliyor. İran’da, Rusya’da, Amerika’da, İsrail’de de üretiliyor.” Peki, bu ülkelerde silah üreten şirket sahiplerinden hangisi birkaç yıl içinde milyarderler listesine giriyor? Türkiye’de halkın sefalet içinde yaşadığı bir dönemde, iktidara yakın isimlerin büyük sermaye birikimi yapması, çarpıcı bir gerçekliktir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yalan üzerine kurulu bir siyaset izliyor. Halk, Suriye’de zafer kazanıldığını sanıyor. Diyelim ki Suriye’de toprak kazandın, zafer kazandın, orayı Türkiye’ye kattın. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kazancı ne olacak? Hiçbir şey. İşgal edilen bölgelerde halkın cebine giren bir şey var mı? Hayır. Hırsızların, silah tüccarlarının, mafyanın cebine gidiyor.</p>
<p>Mafya ve çete grupları, Türkiye içinde de birer cinayet şebekesi olarak çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını sokak ortasında vuruyorlar. Kendi ülküdaşlarını bile hedef alıyorlar. Türkiye, savaşın yıkıcı sonuçlarıyla iç içe bir geleceğe sürükleniyor. Kürtlere, Hristiyanlara, Ermenilere, Süryanilere karşı yürütülen savaşın halklara ne faydası var? Hiçbir faydası yok.</p>
<p>Gerçekleri görmek zorundayız. Propaganda merkezlerinin yalanları yerine gerçeğe odaklanmalıyız. Türkiye’de bağımsız medya yok denecek kadar az. Devletin resmi yayın organlarının söyledikleri, yalnızca manipülasyona hizmet ediyor. Erdoğan bile itiraf ediyor: “Türkiye genç ve nitelikli nüfus bakımından kan kaybediyor.” Peki, neden? Çünkü Türkiye’de hukuk yok edildi. Adalet yok edildi. İnsan onuruna yakışır bir yaşam mümkün değil.</p>
<p>Erdoğan sürekli “müjde vereceğim” diyor. Herkes merak ediyor: Acaba savaş mı bitecek, ekonomik kriz mi çözülecek? Ama sonunda “kaç çocuk doğurmanız gerektiğini” söylüyor. Halk, tek adam rejiminin dayattığı hayatı yaşamak istemiyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları savaşa gönderilerek öldürülüyor. Erdoğan “Şehitler Tepesi boş kalmayacak” derken, kendi ailesini güven içinde tutuyor.</p>
<p>Bir zamanlar “Bu yüzüğümden başka malım yok” diyen adam, şimdi dünyanın en zengin liderleri arasında gösteriliyor. Devletin büyük ihaleleri, vergileri Erdoğan ve çevresine çalışıyor. Orman yangınları çıkıyor. Hemen “PKK yaktı” deniyor ama yanan yerlere yapılan otellerin sahipleri AKP’liler çıkıyor. Türkiye, uzun yıllardır planlı bir şekilde yakılıyor.</p>
<p>Savaş mı istiyoruz, barış mı? İşte temel soru bu. Savaş, açlık, yoksulluk, yıkım ve daha fazla sefalet demektir. Savaş, yalnızca iktidara yakın bir avuç insanı zenginleştirirken, milyonları sefalete sürüklüyor. Türkiye mafya devleti hâline gelmiş durumda. Suç çeteleri, uyuşturucu ticareti, kara para aklama düzeni büyüyor. Cahillik, yolsuzluk ve katliamlar besleniyor.</p>
<p>Savaş, bir avuç sermayedarın servetini artırırken, milyonları yoksulluğa, acıya ve belirsizliğe mahkûm ediyor. Barış ise, savaştan ve yıkımdan en fazla etkilenen halkların, birlikte ve eşit koşullarda yaşayabileceği bir geleceği mümkün kılıyor. Bu nedenle, <strong>Abdullah Öcalan</strong> şahsında gelişen “barış” umudu, yalnızca belirli bir kesimi değil, Ortadoğu ve Türkiye’de yaşayan milyonların geleceğini doğrudan ilgilendiriyor.</p>
<p>Bu yüzden temel soruyu tekrar soruyoruz: Savaş mı istiyoruz, barış mı? Türkiye ve Ortadoğu halkları, savaşın gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmemelidir. Savaşın kimleri zenginleştirdiği, kimleri yok ettiği açıktır. Eğer halklar, gerçek bir adalet ve özgürlük içinde yaşamak istiyorsa, barışın inşasına sahip çıkmalıdır. Ancak bu şekilde, bu topraklarda yaşayan herkes için umut dolu, adil ve barışçıl bir gelecek inşa edilebilir.</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/baris-mi-savas-mi-alevi-gazetesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
