<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şükrü YIldız</title>
	<atom:link href="https://sukruyildiz.de/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://sukruyildiz.de</link>
	<description>Sukru Yildiz&#039;s official website</description>
	<lastBuildDate>Sat, 01 Aug 2026 17:22:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://sukruyildiz.de/wp-content/uploads/2023/08/cropped-received_m_mid_1396101098491_07bd5610136b03ce02_0-32x32.jpeg</url>
	<title>Şükrü YIldız</title>
	<link>https://sukruyildiz.de</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ali’den Döne Tıraş’a Kalan Diş</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/aliden-done-tirasa-kalan-dis/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/aliden-done-tirasa-kalan-dis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Aug 2026 17:22:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Tıraş]]></category>
		<category><![CDATA[Ambar]]></category>
		<category><![CDATA[Çiftlik]]></category>
		<category><![CDATA[Döne Tıraş]]></category>
		<category><![CDATA[Elbistan]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/aliden-done-tirasa-kalan-dis/</guid>

					<description><![CDATA[Bazı ölümler, geride bir sükunet değil, bir hesaplaşma bırakır. Döne Ana&#8217;nın (Döne Tıraş) ardından da öyle oldu. Onu uğurlarken anladık ki, taşıdığı şey yalnızca kırk sekiz yıllık bir hüzün değil,&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="font-claude-response-body">Bazı ölümler, geride bir sükunet değil, bir hesaplaşma bırakır. Döne Ana&#8217;nın (Döne Tıraş) ardından da öyle oldu. Onu uğurlarken anladık ki, taşıdığı şey yalnızca kırk sekiz yıllık bir hüzün değil, bu ülkenin en çok konuşulan ama en az anlaşılan katliamlarından birinin, ete kemiğe bürünmüş hafızasıymış. O hafıza, şimdi onunla birlikte gitti, ama geride bıraktığı tanıklık, artık bize ait.</p>
<p class="font-claude-response-body">Maraş diyince aklımıza gelen, Maraş diyince yüreğimizi yakan, Maraş diyince derinden bizi sarsan <b>Ali&#8217;nin hikayesi</b>nin doğurucusuydu o. On dört yaşındaki <b>Ali Tıraş, 1978 Aralığı&#8217;nda Kahramanmaraş&#8217;ta diri diri yakılarak katledildi, bedeni bir kazan içinde, bir komşunun kilerine bırakılarak ailesine &#8220;iade&#8221; edildi.</b> Annesi Döne Tıraş, oğlunu artık başka türlü tanıyamayacak haldeki bedeninden değil, sökülüp getirilen bir <b>dişinden tanıyabildi</b>. O diş, kırk sekiz yıl boyunca yanında kaldı, bir gün öleceği zaman göğsünün üstüne konmasını vasiyet etmişti kızına.</p>
<figure id="attachment_193032" aria-describedby="caption-attachment-193032" style="width: 1366px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-193032 size-full" src="https://alevigazetesi.com/wp-content/uploads/2026/08/done-tras-ali.webp" alt="Döne ve Ali Tıraş" width="1366" height="768" /><figcaption id="caption-attachment-193032" class="wp-caption-text">Döne Tıraş ve Maraş Katliamında katledilen oğlu Ali Tıraş</figcaption></figure>
<p class="font-claude-response-body">Elbistan’ın Ambar köyünden Maraş&#8217;ın Bağlarbaşı Mahallesi&#8217;ne taşınmalarının üzerinden daha dört ay bile geçmemişti. Eşi Mehmet, yıllarca Avusturya&#8217;da, sonra Almanya&#8217;da işçilik yapmış, ailesini toparlayıp şehre yerleşmenin, çocuklarına daha iyi bir gelecek kurmanın hesabını yapmıştı belki. Oysa şehir, onları bekleyen bambaşka bir kaderin eşiğiydi.</p>
<p class="font-claude-response-body">Katliamdan günler önce, kapılara <b>kırmızı işaretler</b> konmaya başlandı. Kimse ne olduğunu bilmiyordu, soranlara <b>&#8220;sayım yapıyoruz&#8221;</b> cevabı veriliyordu. Bir akşam, mahalle camisine ağır bir tabut taşındı. Taşıyanlardan biri, hayatında hiç bu kadar ağır bir ölü taşımadığını sonradan söyledi. Çünkü tabutun içinde ölü değil, silah vardı. O gece imamın <b>&#8220;herkes gelsin, emanetini alsın&#8221;</b> çağrısı, aslında bir katliamın başlangıç işaretiydi. Ertesi sabah, mahallede sarıklı, şalvarlı, elleri baltalı, satırlı adamlar dolaşmaya başladı. Bir gün önce evlerinin demirini döven, betonunu atan, günlerdir <b>&#8220;komşu&#8221;</b> dedikleri insanlar, artık başka bir yüzle karşılarındaydı. İlk ateşe verilen ev, onların eviydi.</p>
<p class="font-claude-response-body">Döne Ana&#8217;nın o günlerde şehir sokaklarında gezerken tanık olduğu manzaralar, sıradan bir insan zihninin taşıyabileceği acının çok ötesindeydi. Oğlunu ararken, hastanelerde, buzhanelerde, mahalle aralarında gördüklerini yıllar sonra ancak anlatabildi. hamile bir kadının bedenine yapılanları, bir annenin göğsünün kesilip bebeğine verilişini, doksan yaşındaki bir kadının gözünün oyulmasını. Bunları anlatırken sesi hiç yükselmiyordu, sanki bunca yıl bu görüntüleri içinde taşımak, onu bağırmaktan çoktan alıkoymuştu. Yedi gün süren bu vahşetin sonunda, sıkıyönetim bölgesindeki bir görevlinin megafonla yaptığı <b>&#8220;ya ölüsünü ya dirisini teslim edin&#8221;</b> çağrı üzerine katliamı gerçekleştirenler korkup Ali&#8217;nin cesedini bıraktılar. Döne Ana, oğlunu son kez, artık tanınmaz haldeki bedeninden değil, bir dişinden tanıdı.</p>
<p class="font-claude-response-body">Döne Ana&#8217;nın hikayesinin belki de en çarpıcı katmanı burada başlıyor. O, sadece bir katliam tanığı değil, aynı zamanda uzun yıllar susan bir tanıktı. Katliamın ardından iki yıl boyunca Adana&#8217;daki mahkemeye gidip geldi, verdiği ifadelerle yetmişin üzerinde failin teşhis edilip tutuklanmasını sağladı. Ama bu cesaret, onu güvende kılmadı, tam tersine, hayatını tehlikeye attı. Bir albayın uyarısı üzerine eşiyle birlikte yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Bir daha o topraklara ayak basmadı.</p>
<p class="font-claude-response-body">Ve bütün bu yıllar boyunca, gördüklerini kimseye anlatmadı. Gazeteciler, yakınları, ısrarla ricada bulundu, ama o hep aynı korkuyla geri çekildi. <b>&#8220;Ya Türkiye&#8217;deki kardeşlerime bir şey olursa.&#8221;</b> Bu, kurbanın failden değil, kendi tanıklığından korktuğu bir sessizlikti. Maraş katliamının belki de en az konuşulan yüzü. Anlatmamak, unutmak değildi elbette, <b>her gece, oğlunun eski bir ses kaydını dinleyerek uyudu</b>. Kasette Ali, okulda kendisine namaz kıldırmaya çalışan öğretmeninden şikayet ediyordu. Sıradan bir çocuğun sıradan bir derdiydi bu, ama artık geriye kalan tek sesti. Döne Ana, hayatının sonuna doğru ancak bu vahşeti ayrıntılarıyla anlatmaya karar verdi.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu susma biçimini anlamadan, Maraş&#8217;ın nasıl <b>&#8220;üstünün örtüldüğünü&#8221; </b>de tam olarak anlayamayız. Katliam, dönemin medyasında yer bulmuş, kamuoyunun bir ölçüde bilgisi dahilinde gerçekleşmişti, ama failleri isimleriyle bilinmesine rağmen büyük çoğunluğu hiçbir zaman gerçek anlamda hesap vermedi. Mağdurların çoğu, tıpkı Döne Ana gibi, ya korkudan ya da güvenemedikleri bir sistemin içinde kaybolma kaygısıyla susmayı seçti. Bu, katliamın kendisi kadar, ardından gelen sessizliğin de örgütlü bir sonucuydu. İnsanları kendi topraklarında güvende hissettirmemek, konuşanı yalnızlaştırmak, tanıklığı riskli kılmak. Bir kartopu gibi büyüyen bu tanıklıklar zinciri, ancak yıllar içinde, mağdurların art arda konuşmaya başlamasıyla kırılabildi. Döne Ana da, hayatının sonunda, bu zincirin bir halkası oldu.</p>
<p class="font-claude-response-body">Duyduk ki gitmiş. Ali&#8217;sine doğru menzil almış, gitmiş Elbistan&#8217;a doğru. Eşi Mehmet&#8217;in mezarı zaten oradaydı, Ali&#8217;nin mezarı ise hala Maraş&#8217;ta, ailenin bir türlü köyüne getiremediği bir toprakta kalmıştı. Belki de yıllardır taşıdığı o acı, artık evladına kavuşacağı bir yolculuğa dönüşmüştü.</p>
<p class="font-claude-response-body"><b>Acıları dinmiş midir, gözyaşları artık akmaz mıdır</b>, bilmiyoruz. Bu katliamın hesabı bir gün sorulur mu, onu da bilmiyoruz. Ama bu hesabı sormak için, bu hesabı unutturmamak için elimizden geleni yapacağız. Gelecek çocuklara bu utancın bir daha yaşanmaması için, anneler çocuklarının ölümünü bir daha bu şekilde acı içinde yaşamasın diye, bu hafızayı diri tutacağız.</p>
<p class="font-claude-response-body">Sorumluların hesap verdiği günleri biz göremesek de, çocuklarımız görmese de, torunlarımızın bu hesabı mutlaka göreceğine, kapatacağına ve birlikte yaşamanın yolunu bulacağına inanıyorum.</p>
<p class="font-claude-response-body">Maraş, mağdurların kendilerini suçladığı, kendini ifade etmekten korktuğu bir ülkede yaşandı.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bugün onu uğurlarken, bir kez daha söylemek gerekiyor. Maraş unutulmadı, unutulmayacak. Aliler unutulmadı, unutulmayacak. Çocukların annelerinden önce ölmediği, annelerin evlatlarının cansız bedenini, acısını bir daha böyle görmedikleri bir dünya için elimizden geleni yapacağız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/aliden-done-tirasa-kalan-dis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayrışma Kendiliğinden Gelmez  “Garip Bir Dede”</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/ayrisma-kendiliginden-gelmez-garip-bir-dede/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/ayrisma-kendiliginden-gelmez-garip-bir-dede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2026 19:18:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Fırat]]></category>
		<category><![CDATA[Garip Dede]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Kılıçdaroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/ayrisma-kendiliginden-gelmez-garip-bir-dede/</guid>

					<description><![CDATA[Geçtiğimiz günlerde not düşmüştük. “Devletin Alevi çarkı” yeniden dönmeye başladı. Bu, yeni bir durum değildir. Uzun zamandır toplumun tüm kesimlerine yönelik operasyonel bir çizgide hareket eden devlet ve devlet erkanı,&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde not düşmüştük. <strong><em>“Devletin Alevi çarkı”</em></strong> yeniden dönmeye başladı. Bu, yeni bir durum değildir. Uzun zamandır toplumun tüm kesimlerine yönelik operasyonel bir çizgide hareket eden devlet ve devlet erkanı, bugün bir kez daha Aleviler arasına bir kavga, bir didişme, bir ayrışma dayatmaktadır. Bunu örgütleyenin kim olduğu açıktır. Bu davranışın arkasında “devleti” görmemek, onun yaratmak istediği düzeni görmemek artık sıradan bir körlük değil, bilinçli bir tercihtir.</p>
<p>Aleviler, geçmişten bugüne kadar bu tür operasyonlarla defalarca yüz yüze geldi. Bugünkü sadece Alevilere özgü de değildir. Toplumun tüm kesimlerine, demokrasi güçlerinin tamamına yönelik işleyen bir mantık vardır. Parçala, çatıştır, bu parçalanmışlık üzerinden kendini var et. Bu yöntemin sonuçları alınmış, başarısı görülmüş, defalarca denenmiş ve her seferinde yeniden üretilmiştir. <strong><em>Bu örüntüyü bilen, gören, tarihsel olarak tanıyan kesimlerin hala ayrışmayı derinleştiren bir pozisyonda durması artık yanılgıyla değil, niyetle açıklanabilir.</em></strong></p>
<p>İçinden geçtiğimiz durum artık saf bir yanılgıyla açıklanamaz. Ayrışmanın bu topluma yaramayacağını, <strong><em>bu toplumun geleceğine hiçbir katkı sunmayacağını bilerek, görerek; yine de A ya da B gerekçesiyle kendini haklı çıkarmaya çalışmak bir niyet meselesidir.</em></strong> Zaten her ayrılığın temelinde tam da bu vardır. Her tarafın kendini haklı görmesi. Her söze dahil olmak, her tartışmaya müdahil olmak, her yemeğe maydanoz olmak gibi bir pozisyonun ayrılıkları nasıl derinleştirdiğini yaşını almış her insan, deneyimiyle hayatını şekillendirmiş her birey rahatlıkla görebilmektedir. Görülen ve bilinen bir şeyin üzerinden hala aynı tartışmalar yürütülüyorsa, bu bir cehaletten değil, bir niyetten besleniyordur.</p>
<p>Bu niyet meselesini okurken dikkat edilmesi gereken bir tablo vardır. Demokrasiden, özgürlükten, Alevi değerlerinden ve yoldan söz eden bazı yapılanmalar, kişiler büyük iddialar ve büyük cümleler üretmektedir. Ancak bu büyük cümlelerin karşılığında ortaya konan şey, saldırganlıkla ayrışmayı derinleştirme çalışmasıdır. Varlıklarının tek sebebi saldırganlıktır. Varlıklarının tek sebebi ayrılığı beslemek ve güçlendirmektir. Varlıklarının tek sebebi kendilerini ve yalnızca kendilerini merkeze alan bir fikir örgütlemesi için malzeme olmaktır. Bu yapıları besleyen ana kaynağın <strong><em>“devlet”</em></strong> olduğu, <strong><em>“devletin organizasyonuyla”</em></strong> ve yönlendirmesiyle hareket ettikleri görülmektedir. Ulusalcı faşist aklıyla hareket eden bu yapı ve şahsiyetlerin Alevi toplumuna verecekleri hiçbir şey yoktur, olamaz da.</p>
<p>Bu çerçeveden bakıldığında son tartışmaların, özellikle <em><strong>Kılıçdaroğlu</strong></em> üzerinden yürütülenlerin, neden Alevi kimliğine indirgenmesi gerektiği sorusu kendi cevabını üretmektedir. Türkiye siyasetinde pek çok siyasi partide ayrışmalar ve bölünmeler yaşanmıştır. Bu partilerin başkanlarından ayrılanlar, yeni yapılar kuranlar hiçbir zaman Sünni kökenleriyle gündem olmamışlardır. Çünkü bu tür siyasi ayrışmalar köken meselesi değil, siyasi tercih meselesidir. Bir siyasetçinin Sünni olması ve ardından ayrılarak yeni bir yapı kurması, onun kimliği üzerinden değil, bugün nerede durduğu ve kime hizmet ettiği üzerinden değerlendirilir. Gerçekçi olan da budur.</p>
<p>Ancak konu Aleviler olduğunda tablo değişmektedir. Önüne <strong><em>&#8220;Alevi&#8221;</em></strong> kelimesi eklenerek topluma hedef gösterilmektedir. Bu bir tesadüf değildir. Bu, toplumda var olan ya da üretilebilecek ayrışmaları derinleştirmenin ve toplumun ihtiyaç duyduğu düşmanı inşa etmenin bilinçli bir yöntemidir. Alevi kimliğine yapılan bu vurgu, aynı zamanda CHP içindeki Alevi tabanını birbirine çatıştırmakta, laik ve demokrat kesimleri bir kimlik tartışması üzerinden Türkiye&#8217;nin demokratikleşmesi ve birlikte yaşama kültürü karşısında cephe almaya zorlamaktadır. Bu bir misyondur. Hangi cepheden, hangi gerekçeyle üretilirse üretilsin, sonucu toplumun çıkarına değil, demokratik güçlerin parçalanmasına hizmet etmektedir. <strong><em>İlkeli duruş adına, ilkelerin korunması adına tutulan tavrın aslında o ilkelerin satılması ve pazarlanması olduğunu görmek gerekmektedir.</em></strong></p>
<p>Alevilerin siyaset yapmaması gerektiğini, Alevi kurumlarının siyasetle ilgisiz alanlara çekilmesi gerektiğini iddia eden her kim olursa olsun, bilerek ya da bilmeyerek <strong><em>Alevi toplumuna düşmanlık yapmaktadır</em></strong>. Çünkü bu iddia, Alevi geleneğinin özüyle doğrudan çelişmektedir.</p>
<p>Hüseyin, Kerbela&#8217;da Yezid&#8217;in teklifini reddetmiştir. Bu teklifi kabul etseydi ne olurdu? Yetmiş iki aile, efradıyla birlikte hayatını kaybetmezdi. Şam&#8217;da vali olurdu. Yezid&#8217;in kendisinin, babasının geldiği Şam valiliği dönemin en güçlü ve en etkin merkeziydi. Orada hem kendini ayakta tutacak hem de ileriye taşıyacak şeyler üretebilirdi. Ancak Hüseyin bu yolu bir ihanet, bir teslimiyet olarak görmüş ve reddetmiştir. İşte bu yüzden Kerbela bir şahsi iktidar meselesi değildir, yaşama karşı bir sorumsuzluk hiç değil. Bir duruş meselesidir. Alevi geleneğinin özünde teslimiyetin reddi vardır.</p>
<p>Bu tarihi <strong><em>&#8220;şahsi iktidar meselesi&#8221;</em></strong> olarak yeniden çerçeveleyenler, Kerbela&#8217;nın siyasi anlamını boşaltmaktadır. Aynı mantıkla, Alevi kurumlarını siyasetsizleştirerek <strong><em>dincileştirmek</em></strong>, sureti ile tüketmek ve asimile etmek isteyen bir misyon bugün de sürmektedir.<strong><em> Alevi toplumunun siyasetle, politikayla, demokrasiyle ilgilenmesinden en çok rahatsız olan kimdir?</em></strong> İktidar güçleridir. Antidemokratik güçlerdir. Bu söylemleri Alevi toplumu içinden dile getirenlerin bunu içtenlikle ürettiğini düşünmek artık mümkün değildir.</p>
<p>Alevilere kılıç çeken, Alevileri güçsüzleştiren, Alevileri iktidara boyun eğdirmeye zorlayan bir mantığın Alevi toplumunun iyiliğine düşündüğü savunulamaz. Alevilerin tarihsel olarak en zayıf kaldıkları yer tam da burasıdır. Siyaseti örgütlü yürütememek, siyasette etkin olamamak, kendi güçlerini siyasi bir ağırlık olarak kuramamak. <strong><em>Bugün bazı Alevi kurum temsilcilerinin görünürlük mücadelesi, ancak demokrasi güçlerinin ve Kürt özgürlük mücadelesinin yarattığı siyasi alanın bir parçası olarak var olabilmektedir.</em></strong> Yoksa Türkiye devlet siyasetinin kendi iç dengesiyle Alevilere açtığı bir kapı yoktur. Yıllardır Alevi kurum çalışanları, yöneticileri haksız bir şekilde milletvekili olmak, belediye başkanı olmakla itham edilmişlerdir. Hayatın doğasında olan, mücadelenin merkezinde olan olgu Aleviler için suç haline getirilmiştir. Türkiye’deki Alevi nüfusu ciddi bir toplamı oluşturmasına rağmen siyasetteki ağırlığı tüm alanlarda bir elin parmak sayısını aşmamıştır. Alevi yöneticileri, kurum çalışanları boğazları sıkılarak işlevsiz hale getirilmesi için tüm düğmelere basılmış durumdadır.</p>
<p>Bu tablo nasıl oluştu? Yüz yıllık cumhuriyet boyunca Aleviler kendi adlarına konuşmayan insanlar tarafından temsil edilmiştir. Türkiye&#8217;nin Kemalist-Sünni kökenli aydınları toplum tarafından Alevi olarak görülmüş, onların söyledikleri Alevilerin söylemleri, onların yaptıkları Alevilerin eylemleri olarak algılanmıştır. Alevilerin siyasi enerjisi bu temsiliyetin içinde eritilmiş, kendi özgün seslerini üretme imkanları daraltılmıştır.</p>
<p>Bu mekanizmanın nasıl işlediğini anlamak için Suriye&#8217;ye bakmak yeterlidir. Baas rejiminin günahları nasıl Alevilerin sırtına yüklendiyse, Türkiye&#8217;de de Kemalist projenin başarısızlıkları aynı şekilde Alevi toplumuna mal edilmektedir. İki farklı coğrafyada işleyen aynı yapıdır. Bir topluluğu kendi denetiminde olmayan bir projeyle özdeşleştirmek, hem o projenin yükünü o topluluğa taşıtmak, hem de o topluluğun kendi özgün sesini bastırmak. Bugün hala bazı çevreler, Sünni-Kemalist aydınların tezlerini Alevilik olarak sunmaya çalışmaktadır. Cumhuriyetin yüz yıllık sonucuna bakıldığında bu temsiliyetin Alevilere ne kazandırdığı açıkça görülmektedir.</p>
<p>Örgütlenme hakkını reddetmek, siyasi temsiliyet hakkını reddetmek, Alevilerin güç alanlarını ortadan kaldırmaya çalışmak. Bunu teslimiyet ruhuyla yapanlar, Aleviliği özünden kopararak sadece şekle indirgenmiş bir kimliğe dönüştürme hareketinin temsilcileri olmaktadır. <strong><em>Namaz kılmakla, hacca gitmekle, oruç tutmakla Hakk&#8217;a hizmet edilmeyeceğini söyleyen bir geleneğin temsilcilerinin kalkıp Cemevi&#8217;ne gidip semah dönerek, gülbank okuyarak, tanımadıkları insanlara rızalık dağıtarak Aleviliği ürettiğini iddia etmesi mümkün değildir. Aleviliği koruyan özdür, şekil değildir.</em></strong> Bunu tersine çevirenler, Alevi kimliğiyle doğrudan zıt bir pozisyon üretmektedir.</p>
<p>Garip Dede&#8217;de, Özgür Özel’in ziyaretinde yaşananları bireyler üzerinden okumak doğru değildir. Orada kimin olduğu, kimin ne dediği meselenin özü de değildir.<strong><em> Birçok siyasetçinin uğradığı, pek çok politikacının Alevi meşruiyeti aradığında kapısını çaldığı bu alan, Aleviler açısından taşıdığı değer itibarıyla son derece kıymetlidir.</em></strong> Tam da bu yüzden bu alanın teslim alınması, işlevsizleştirilmesi, eskiye döndürülmesi bir arzunun değil, bir operasyonun ürünüdür. Bu operasyonun arkasında o eski dönemleri örgütleyenler, o çeteler, o gruplar ve devlet içindeki militarist, ulusalcı yapılar vardır. Kimse bu tartışmaları masumiyet üzerinden okumasın! <strong><em>Okumuyoruz! </em></strong></p>
<p><strong><em>Garip Dede&#8217;deki kırılma bir kriz olarak değil, Alevilere yönelik bir saldırı olarak okunmalıdır. Alevi dergahının ulusalcı-faşist yapılar tarafından teslim alınamadığının öfkesidir bu. Alevilerin siyasi temsiliyetine, sisteme boyun eğmemiş olmalarına, kendi değerlerini koruma ısrarına karşı açılmış bir cephedir.</em></strong></p>
<p>Buna karşı durulması gerekmektedir. Her kaybedilen alan, her kaybedilen kişi, her gözümüzün önünden kaybettirilen olgu Alevi toplumunun yok oluşunun bir parçasıdır. Bizim olanı savunmak, korumak ve Alevilerin kendi değerlerine sahip çıkması hayati bir önem taşımaktadır.</p>
<p>Alevilerin birliği üzerinde taviz verilemez. Diğer her şey tartışılabilir, diğer her şey konuşulabilir. <strong><em>Hangi gerekçeyle, hangi cepheden olursa olsun bu birliğin karşısında durmak, karşısında tavır almak, hiçbir ilkeyi, hiçbir haklılığı, hiçbir gerekçeyi meşru kılmaz.</em></strong> Hiçbir gerekçe Alevilerin geleceğinden daha kıymetli değildir. Hiçbir gerekçe çocuklarımızın hayatından, çocuklarımızın geleceğinden daha değerli olamaz.</p>
<p>Bugün varız, yarın yokuz. Onun için bugünün kıymetini bilelim. Bizim olan değerlerin kıymetini bilelim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/ayrisma-kendiliginden-gelmez-garip-bir-dede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atê</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/ate/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/ate/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2026 15:16:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atê]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/ate/</guid>

					<description><![CDATA[I. Filmlere konu olan o sahne bizim için kurgu değildi. Köy okulundaki çocukların nöbet tutması, odun taşıması, sabahın en erken saatinde gelip sobaları yakması. Perdeye yansıdığında romantik ya da dramatik&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>I.</strong></p>
<p>Filmlere konu olan o sahne bizim için kurgu değildi. Köy okulundaki çocukların nöbet tutması, odun taşıması, sabahın en erken saatinde gelip sobaları yakması. Perdeye yansıdığında romantik ya da dramatik görünürdü, ama biz onu yaşarken öyle hissetmezdik. Sadece sıraydı. Ve o sıra eninde sonunda herkese gelirdi.</p>
<p>Benim ilk nöbetim ortaokul birinci sınıfa denk gelmişti. İki arkadaş erkenden yola çıktık, nöbetçi öğretmen okulun kapısını açmıştı. Sınıflara girdik, sobaların önünde durduk. Sonra birbirimize baktık. Kibrit yoktu. Çakmak da yoktu. İkimizde de.</p>
<p>Hemen karşıda öğretmenler odası vardı. Birisi ateş verebilirdi. Kapıyı çaldım. Nöbetçi okul müdürüydü; Malatya, Hekimhanlı Hamit Hoca. İçeri adım attım.</p>
<p><strong>&#8220;Hocam,&#8221;</strong> dedim, <strong>&#8220;ateş getirmeyi unuttuk.&#8221;</strong></p>
<p>O cümleyi bitirdiğimde hayatımın en sert tokatını yemiştim. Hoca&#8217;nın eli mi çok hızlı inmişti, ben mi hiç beklemiyordum, bilemiyorum. Ama o tokadı bugün hala hissedebiliyorum. Memleketin okullarında otorite böyle kurulurdu, fark ettirmeden ve fark ettirerek. Sınıf ile öğretmenler odası arasındaki o birkaç adımlık mesafe aslında çok uzundu.</p>
<p>Ağlaya ağlaya eve koştum.</p>
<p><strong>II.</strong></p>
<p><strong>&#8220;Ne oldu?&#8221;</strong> diye sordu annem.</p>
<p><strong>&#8220;Hamit Hoca beni dövdü&#8221;</strong> dedim.</p>
<p>O kadar. İki cümle. Annem yerinden fırladı ve okula doğru koşmaya başladı. Hızına yetişmem mümkün değildi, ben daha yoldayken o okula varmıştı bile.</p>
<p><strong>&#8220;Benim çocuğumu nasıl döversin!&#8221;</strong> diye bağırıyordu. Okula vardığımda köylüler toplanmıştı. Okulun tüm pencereleri kırılmıştı, annem tarafından. Köylüler onu zor tutuyordu. Hamit Hoca dışarı çıktı, özür diledi.</p>
<p>Sonradan o sahneyi çok düşündüm. Köyde bir kadının okul müdürüne karşı sesini yükseltmesi, pencereleri kırması, geri adım atmaması, bunların her biri ayrı bir cesaret gerektiriyordu. O cesareti sevdim. Nereye gitsem, ne zaman zora düşsem, tepemde bir şahin gibi beni gözeten biri olduğu hissini taşıdım. Bunu bana veren annemdi.</p>
<p>Belki şahinlere olan ilgimin kökünde de bu his yatıyordur.</p>
<p><strong>III.</strong></p>
<p>Küçükken gerçek bir şahin sahibi olmuştum. Bizim Dündük&#8217;teki büyük tarlanın tam ortasında tek bir ağaç vardı ve o ağacın tepesinde şahin yuvası varmış. Çocukluk arkadaşım küçük Ali oradan iki yavru indirmişti, düştüler mi, aldı mı, tam bilinmez. Tarla bizim olduğu için bir yavru bana düştü.</p>
<p>O şahini beslemek için çok koşturdum, hiç durmadım. Şahinler et ister, et köyde kıymetlidir. Kuş, balık, ne bulursam peşine düşüyordum. Ama asıl mesele şahinle kurduğum o sessiz anlaşmaydı. Ben onu besleyecektim, o da bir gün uçacaktı. Birlikte bunu biliyorduk sanki. O bilgi aramızdaydı, söze dökülmemişti ama vardı.</p>
<p>Tam şahinin kanatlarının oturduğu, uçmaya hazırlandığı günlerde evde değildim. Döndüğümde şahin yoktu. Annem köye gelen bir seyyar satıcıya hediye etmişti. Payıma küçük Ali&#8217;nin uçan şahinine imrenerek bakmak düştü.</p>
<p>Bir daha alamadım onu.</p>
<p>O günden bu yana nerede bir şahin görsem iki şeyi birden görürüm. O yavruyu ve annemin yüksekten bakan gözlerini. Şahin görmek mutluluk verir bana, uğur sayarım, günün güzel geçeceğine yorarım. Şahini benden alan da, gözleriyle beni tepeden izleyen de aynı kişiydi çünkü.</p>
<p><strong>IV. Atê</strong></p>
<p>Anneme hangi dille konuşursam konuşayım, <strong>&#8220;Atê&#8221; </strong>derim. O bölgede herkes öyle der. Bu sözcükte ne şiir ne de bilinç vardır, sadece alışkanlık vardır. <strong>Atê, anne demektir.</strong> Çocuk ağzından çıkar, yaşlı ağzından çıkar, sevinerek de çıkar acıyla da, hep aynı biçimde, hep aynı ağırlıkta.</p>
<p>Ama bir gün o sadeliğin içine baktım ve gördüm ki alışkanlığın altında çok daha eski bir şey yatıyor.</p>
<p><strong>&#8220;Ate&#8221;</strong>nin yaklaşık üç bin yıl öncesine, Kilikya bölgesinde tapınılan bir tanrıçanın adına dayandığı rivayet edilir. Kürtçe&#8217;nin Maraş, Malatya, Adıyman ve Orta Anadolu’ya göç ettirilirmiş Kürtlerin bölgelerinde yaşayan bu sözcük, dilin başka coğrafyalarındaki &#8220;daye&#8221; ve &#8220;yade&#8221; gibi karşılıklarından bu yüzden ayrı bir iz taşır. O izin kaynağı bir tapınak, bir inanç, bir çağrıdır. O tanrıçanın adı zamanla bölgeden bölgeye geçmiş, dönüşüme uğramış, kutsallığını yavaş yavaş boşaltmış, nihayetinde gündelik bir sözcüğe, herkesin ağzında dolaşan sıradan bir sese dönüşmüş.</p>
<p>Sözcük böyle yaşar. Önce tapınakta, sonra meydanda, sonra mutfakta. Kutsal olanın sönümlenme biçimi budur çoğu zaman, yok olmaz, sadece alışılır ona.</p>
<p><strong>&#8220;Atê&#8221;</strong> dediğimizde, binlerce yıl önce Kilikya ovalarında ona yakarılan o tanrıçadan bugünün kadınına uzanan sessiz ve kırılgan bir sürekliliği de taşımış oluruz farkında olmadan. Adın kendisi bir arkeoloji katmanıdır, kazıdıkça derinleşir, derinleştikçe ağırlaşır. Ve en dibinde şunu bulursunuz. Bu coğrafyada tanrısallık hiçbir zaman uzakta, ulaşılmaz bir yerde tutulmamış. Direnen, doğuran, koruyan kadının üstüne bırakılmış. Tapınak yıkılmış, ad kalmış, kutsal yük ise hep aynı omuzlarda taşınmış.</p>
<p>Bu bir onur mudur, yoksa başka türlü bir zorunluluk mudur, bunu her nesil kendi içinde çözmek zorunda kalmış. Belki de ikisi birbirinden ayrılmaz.</p>
<p>O sözcüğü binlerce kez söyledim, hiç düşünmeden. Şimdi düşününce anlıyorum ki bilmeden çok şey taşımışım. <strong>Atê</strong> derim, ve hala aynı sözcük, hala aynı ses. Ama artık içinde ne olduğunu biliyorum.</p>
<p><strong>V.</strong></p>
<p>Doğduğumda beni annemden sakladıkları söylenir. <strong>&#8220;Çocuk oldu ama&#8230;&#8221;</strong> demişler, sesi alçaltmışlar. Altı parmaklı doğmuşum. Köy bunu yadırgamış, ben annemin kollarına girmeden önce başkalarının bakışlarına girip çıkmışım.</p>
<p>Anlatıya göre annem buna razı gelmemiş. Zorla odaya girmiş, beni kucağına almış. Bakmış. O, daha yeni doğum yapmış, köylülerin korku ve öfke dolu bakışları önünde, bir jilet ile o parmakları kesmiş ve sarmış.</p>
<p>Hatırlamam mümkün değil. Ama elimin o köşesine her baktığımda, her dokunduğumda içimden derin bir ürperti geçer. Sanki bedenin hafızası, zihnin unuttuklarını kendi dilinde saklar. Bedensel bir iz kalmamış olsa da o anın ağırlığı hep orada durur, parmaklarımın arkasında, görünmez ama hissedilir.</p>
<p>O parmağı kesen de annemdi, koruyan da. Birincisini zorunda kalmış, ikincisini hiç bırakmamış. Sevgi bazen korumak için önce yaralar.</p>
<p><strong>VI.</strong></p>
<p>Annem çocukluk arkadaşlarıyla köy meydanında oynarken çağırılmış. <strong>&#8220;Bu oyunları oynayamazsın. Sen artık nişanlısın.&#8221; </strong>Kaç yaşındaydı? On dörtte mi, daha küçük müydü? Tam bilinmez, ama oyunun ortasında kesildiği kesin. Oyun biter, sorumluluk başlar ve bu geçişin töreni bile yoktur. Kimse açıklamaz, kimse sormaz. Bir gün oyun oynarsın, ertesi gün nişanlısın.</p>
<p>Nişanlılık sürecinde babam felç geçirmiş, sağ tarafı tutmaz olmuş. Yine de evlilik bozulmamış. Neden diye sorulduğunda annem hep aynı şeyi anlatır. <strong>&#8220;Babama geldiler, kızı verme dediler. Babam da evli olsalardı ben gidip kızımı geri mi alacaktım demiş.&#8221; </strong>Öyle geçmiş.</p>
<p>Sonrasını da söyler. Ömürleri birbirleriyle didişerek ama kendi dilleriyle severek geçti, geçmiş. Dayatılmış bir hayatın içinde bile sevgiyi kendi dilinde yaşatabilmek, bu küçük bir şey değil.</p>
<p>Bu coğrafyada kadınlar erken büyür, erken sorumluluk alır, erken yalnız kalır. Ama yalnızlıkları içe kapanarak değil, dışa açılarak yaşarlar. Annem de öyleydi. Kırılma lüksü tanınmamıştı ona, yaslanacak yer olmayınca insan dik durmayı öğrenir istemeden.</p>
<p><strong>VII.</strong></p>
<p>Annemin ilk çocukları hayata tutunamamış. Büyük abime hamile kaldığında içini derin bir korku sarmış. Bu çocuk da gidecek mi?</p>
<p>İnançlı bir kadın. Bölgenin kutsal saydığı bir ocağa gitmiş. Ocaxe Mole Huski Dize. Ocakzade Hüseyin şunu söylemiş. <strong>&#8220;Bir oğlun doğacak. Ama tutunabilmesi için sen çıplak ayakla Dığır&#8217;dan Topallı&#8217;ya çıkan yoldaki yara tırmanacak ve oraya bir çivi çakacaksın. Çivi tutarsa çocuk tutunur.&#8221;</strong></p>
<p>O yol taşlıydı, engebeliydi. Kışa yakın bir zamandı, toprak sertti. Annem çıplak ayakla tırmanmış. Her adımda taş, her adımda acı, ama o acıyı saymamış, saymak aklına gelmemiş bile. Yukarı çıkmış. Çiviyi çakmış. Tutmuş.</p>
<p>Çivi hala orada mıdır? Paslanmış, toprağa biraz daha gömülmüş, ama yerinden oynamamış mıdır? Bilmiyorum.</p>
<figure id="attachment_191662" aria-describedby="caption-attachment-191662" style="width: 696px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class=" td-center wp-image-191662 size-large" src="https://alevigazetesi.com/wp-content/uploads/2026/06/elif-yildiz-ve-cocuklari-768x755.webp" alt="Elif Yıldız ve ailesi" width="696" height="684" /><figcaption id="caption-attachment-191662" class="wp-caption-text">Elif Yıldız ve Çocukları</figcaption></figure>
<p>Ve beş kardeşin en büyüğü <strong>Hüseyin</strong> doğmuş, ismi o ocağa atfen verilmiş. Arkasından <strong>ben</strong>, <strong>Sevim, İbrahim</strong> ve <strong>Derya</strong> gelmişiz. Beşimizi de o çivi gibi hayata tutturmuş annem. Yaşatmak için önce kendini o yola sürmüş. Bedeni araç, iradesi amaç. Bu onun bütün hayatının simgesidir bir bakıma. Önce sen acı çek, sonra çocuğun tutunur.</p>
<p><strong>VIII.</strong></p>
<p>Annem parmaklarımda iz bıraktı. Ben onun ayağında.</p>
<p>Kışın karın kar olduğu günlerin birinde, köy sobasının üstünde kar eritip oynuyordum. Kaynayan suyun içine biraz daha, biraz daha diyerek kar atıyordum. Çocuk aklının güzelliği budur, tehlikeyi oyun sanmak. Bir yerinde tencereyi devirmiştim. Kaynar su annemin ayağına aktı.</p>
<p>Günlerce acısını çekti. Kıpkırmızı bir yanık izi kaldı. Bir deri bir kemik o ayakta, o iz gitmedi. Nişanem olarak kaldı…</p>
<p>En büyük acısı bu muydu bilmiyorum, muhtemelen değil. Ama benim suçum olduğunu biliyorum. O iyileşinceye kadar küçük kardeşim Derya&#8217;ya baktığımı da biliyorum. Sanki ödemesi gereken bir bedel varmış gibi. Sanki bakım bir tür özür olabilirmiş gibi.</p>
<p><strong>&#8220;Şükrüm beni hiç üzmedi&#8221;</strong> diyor annem hala. Bu cümleyi her duyduğumda içimde bir şey kıpırdıyor. Affı hak etmek için değil, sevginin ne olduğunu anlamak için tutuyorum onu.</p>
<p>Annem parmaklarımda iz bıraktı, ben onun ayağında. Belki en derin bağlar böyle kurulur. Karşılıklı yaralarla, karşılıklı izlerle. Ve yıllar geçtikten sonra o izlere bakıp birbirini tanımakla.</p>
<p><strong>IX.</strong></p>
<p><em>Bugün özledim seni, anne.</em></p>
<p><em>Bir iki cümle yazmadan geçemedim. Gelemiyorum, göremiyorum seni. Ama belki gelmediğim, görmediğim zamanlarda da hep seninle oldum, o tokattan bu yana içimde taşıdığım şahin hissiyle, o taşlı yolda çaktığın çiviyle, parmaklarımdaki ve ayağındaki izlerle.</em></p>
<p><em>Sen zaten doğduğum günden beri tepemde bir şahinsin. Seni seviyorum.</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/ate/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Heyhat – Zillet Bizden Uzaktır</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/heyhat-zillet-bizden-uzaktir/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/heyhat-zillet-bizden-uzaktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 18:09:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/heyhat-zillet-bizden-uzaktir/</guid>

					<description><![CDATA[Ya Haq, Ya Muhammet, Ya Ali… Muharrem geldi. On iki imamların matem günleri geldi. Zulme baş eğmeyenlerin ezilenlere, sindirilenlere, alçalmayı tercih edenlere onurlu bir duruşu hatırlatma günleri geldi. Hüseyin Kerbela&#8217;dan&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Ya Haq, Ya Muhammet, Ya Ali…</em></strong></p>
<p>Muharrem geldi. On iki imamların matem günleri geldi. Zulme baş eğmeyenlerin ezilenlere, sindirilenlere, alçalmayı tercih edenlere onurlu bir duruşu hatırlatma günleri geldi.</p>
<p>Hüseyin Kerbela&#8217;dan 1.400 yıldır haykırıyor <strong><em>&#8220;Bugün sen neredesin?&#8221; </em></strong></p>
<p>Bu soruyu sormak kolaydır. Cevap vermek zordur. Çünkü cevap vermek, bir taraf seçmek demektir. Mazlumun yanında mı, zalimlerin sessiz ortağı mı olduğunu netleştirmek demektir. Muharrem bu yüzden rahatsız eder. Korkutur. Ürkütür. Onun içindir ki Kerbela’nın sorgusundan kaçanlar, Kerbela&#8217;ya en çok saldıranlardır. Yezit’in değirmenine su taşıyanlardır.</p>
<p>Kerbelayı hatırlamak, zulümden hesap sormaktır. Sorgu günü geldi!</p>
<p>Hüseyin Medine&#8217;den çıkarken vasiyetini yazdı. Parmağındaki yüzükle mühürledi, kardeşine teslim etti. İçinde şunlar yazıyordu <strong><em>&#8220;Ben ne eğlence ne kibirlilik için, ne bozgunculuk ne zulüm için kıyam ediyorum. Yalnızca ceddimin ümmetinde ıslahı istiyorum. Maruf&#8217;a emredip münkerden nehyetmek istiyorum.&#8221;</em></strong></p>
<p>Bunu yazan Hüseyin yolda kendisini neyi beklediğini biliyordu. Karşısında on binler vardı. Yanında 72 kişi. Kadınlar, çocuklar, aile efradı. Hüseyin&#8217;in yanındakiler az, karşısındakiler çoktu. O gün , bugün için, yarın bırakılacak bir direniş mirası için yolundan dönmedi.</p>
<p>Çünkü boyun eğmek daha büyük bir ölümdü. Çünkü zulme ortak olmak, zulmü işlemekten farksızdı. Çünkü Hz. Ali söylemişti: <strong><em>&#8220;Haksızlığa boyun eğmeyin. Eğerseniz hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz.&#8221;</em></strong></p>
<p>Yezid ne diyordu, <strong><em>&#8220;Davandan dön. Şam valiliğini al. Rahat yaşa.&#8221; </em></strong>İktidar, servet, güvence. Hayatta kalmanın en kolay yolu. Hüseyin bunları elinin tersiyle itti. Meydanda, İbn Ziyad&#8217;ın ordusunun karşısında şöyle dedi, <strong><em>&#8220;Ya kılıç, ya da zillet. Heyhat! Zillet bizden uzaktır.&#8221;</em></strong></p>
<p>Üç kelime. <strong><em>Heyhat minnez-zilleh.</em></strong> Ama içinde bin yıllık bir duruş var. Aleviliğin özü bu üç kelimede sıkışmıştır. Pir Sultan&#8217;ın özüdür bu. Seyit Rıza&#8217;nın özüdür. Kalender Çelebi&#8217;nin özüdür. <strong><em>&#8220;Biz korkuyu Kerbela&#8217;da bıraktık&#8221;</em></strong> diyen Hüseyin İnan&#8217;ın özüdür.</p>
<p>Onun için saldırıyorlar.  Onun için yeni bir tarih yazmak istiyorlar. Zalimlerin tarihini, hainlerin tarihini esas alıp, kendine ihanetin çöplüğünde dolanıyorlar. <strong>“Asimilasyon”</strong> diyorlar, Alevileri şah damarından vuruyorlar. Ortadoğu coğrafyasında, Yezitlerin saltanatlarına karşı mazlumların umudunu doğduğu yerinden vuruyorlar.</p>
<p>Küfe’nin çocukları. İhanetin çocukları.</p>
<p>Kerbela&#8217;yı anlatırken bir şeyi atlamamak lazım. Hüseyin yola çıkmadan önce on binlerce mektup almıştı Küfe&#8217;den. <strong><em>&#8220;Gel efendim. Biz buradayız. Seni koruruz. Yanındayız.&#8221;</em></strong> Yolda Küfe&#8217;nin döndüğünü öğrendi. Yine de geri dönmedi. Çünkü artık mesele Küfe değildi. Mesele duruştu.</p>
<p>İktidar korkusu gelince, &#8220;başım belaya girer&#8221; hesabı öne geçince Hüseyin&#8217;i Kerbela çölünde yalnız bıraktı. Mektupları yazdıklarını unuttular. Verdikleri sözü hatırlamadılar. Bir sabah uyandılar, karşı cephedeydiler.</p>
<p>Küfe bir coğrafya değildir. Küfe bir ruh halidir. Her çağda var olmuşturlar. Küfeliler her zaman iyi gerekçe bulurlar. Alevi toplumunun da içinde var olmuştur. <strong><em>&#8220;Biz dedeler&#8221;</em></strong> diyerek devlet kapısında sıraya girenlerde var olmuştur. Kendi toplumuna &#8220;siz bilmiyorsunuz&#8221; diyerek asimilasyonu içten örgütleyenlerde var olmuştur.</p>
<p>Ama Kerbela&#8217;da bir de Zeynep vardı. Zeynep ise dinlemedi. Yezid&#8217;in sarayına esir olarak çıkarıldığında başını dik tuttu. Zalimin gözünün içine baktı ve dedi <strong><em>&#8220;Siz kaybettiniz. Çünkü kardeşim Hüseyin binlerce kişiye boyun eğmedi.&#8221;</em></strong> Kerbela&#8217;nın hikayesini bize bir kadın anlattı. Zeynep. Bese&#8217;ye bıraktı. Zarife&#8217;ye bıraktı. Dersim&#8217;in kadınlarına bıraktı. Rojava&#8217;nın kadınlarına bıraktı. Küfe&#8217;nin ihaneti Hüseyin&#8217;i yenemedi. Zeynep&#8217;i de yenemedi.</p>
<p>Şimdi bize diyorlar ki, <strong><em>&#8220;Kerbela eski bir olay. Bırakın bu yasları.&#8221;</em></strong> Eskimedi!</p>
<p>Cizre bodrumlarında yaralılar son SMS&#8217;i atarken ne yazdılar? <strong><em>&#8220;Su, heval su.&#8221; </em></strong>Dicle&#8217;nin kıyısında, suyun tam yanı başında susuz bırakıldılar. Fırat&#8217;ın kıyısında Ali Asker&#8217;e su vermeyenlerin torunları, Dicle kıyısında yine su vermedi. Şengal&#8217;de kadınlarımızı köle pazarında sattılar. Şengal&#8217;de kadınlarımızı köle pazarında sattılar. Kerbela&#8217;da kadınlarımızı, çocuklarımızı çıplak develere bindirip Şam&#8217;a götürdüler. Aradan 1.400 yıl geçti. Zalimlerin yöntemi değişmedi.</p>
<p>Kerbela, Lice&#8217;dir. Kerbela, Cizre bodrumlarıdır. Kerbela, Maraş&#8217;tır, Çorum&#8217;dur, Sivas&#8217;tır. Kerbela, Şengal&#8217;dir, Kobani&#8217;dir, Suruç&#8217;tur, Ankara&#8217;dır. <strong><em>&#8220;Kerbela&#8217;daki gibi&#8221;</em></strong> dediğinde karşındaki ne demek istediğini anlar. Hiç uğraşmana gerek yoktur.</p>
<p>Bu yüzden Kerbela&#8217;ya saldırıyorlar. Kerbela&#8217;yı öldürdüğünde Alevi&#8217;nin direniş hafızasını öldürmüş oluyorsun.</p>
<p>Her Muharrem Aleviler kendilerine bu soruyu sorar. On iki gün boyunca sorar. Her gün biraz daha yüksek sesle. Aşure günü doruk noktasına ulaşır. Bu oruç bir perhiz değildir. Bir iradenin yenilenmesidir. Hüseyin&#8217;in o çölde, o susuzlukta söylediğini yeniden söylemektir.</p>
<p>Aç kal, alçalma.</p>
<p>Heyhat minnez-zilleh.</p>
<p>Haydar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/heyhat-zillet-bizden-uzaktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eksiden Sıfıra, Kürt Mücadelesinin Yeni Eşiği</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/eksiden-sifira-kurt-mucadelesinin-yeni-esigi/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/eksiden-sifira-kurt-mucadelesinin-yeni-esigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 May 2026 14:34:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/eksiden-sifira-kurt-mucadelesinin-yeni-esigi/</guid>

					<description><![CDATA[Zamanında ukalanın biri Musa Anter ile sohbet ederken, &#8220;Siz hiçbir şey yapmadınız” manasında “biz her şeye sıfırdan başladık&#8221; der. Apê Musa hazır cevap &#8220;Evlat, biz eksiden sıfıra getirdik.&#8221; der. Bu&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zamanında ukalanın biri Musa Anter ile sohbet ederken, <strong>&#8220;Siz hiçbir şey yapmadınız” </strong>manasında<strong> “biz her şeye sıfırdan başladık&#8221;</strong> der. Apê Musa hazır cevap <strong>&#8220;Evlat, biz eksiden sıfıra getirdik.&#8221;</strong> der. Bu cümlede, Kürt hareketinin tarihsel konumunu özetleyen bir gerçek saklıdır. Hiçbir halk, mücadelesine boşaltılmış bir zeminden başlamadı, başlamaz. Varlığı üzerinde büyür. Kurumları üzerinden gelişir. Mücadelesini varlığı üzerinden yürütür. Bu durum özelikle Kuzey Kürtleri için söz konusu olmadı. Yüz yıllık cumhuriyet Kürtleri, kurumlarını ve özgürlük için sesini çıkaranları acımasızca bastırmış, katletmiş ve sürgünlere yollayarak, inkar üzerinden kendisini inşa etmek istemiştir. Onun için Kürtlerin üzerinde durduğu zemin çoğu zaman bir eksiyi, bir yokluğu, hatta açık bir inkarı temsil eder. İşte bugüne baktığımızda ulaşılan nokta -Kürtler için sıfır noktası- onlarca yıl süren ağır bir hesaplaşmanın, bedeli yüksek bir emeğin sonunda kazanılmış bir başlangıçtır. Eksilerden yükselerek sıfır noktasına erişmiştir. Apê Musa çok erkenci davranmış, sıfır noktasına şimdi ulaştık&#8230;</p>
<p>Halkların <strong><em>kendi kaderini tayin hakkı</em></strong>, diğer halklar için çoğunlukla var olan bir zeminin üzerine inşa edildi. Onlar bu mücadeleyi kimliklerini, kurumlarını, ekonomik ilişkilerini ve siyasal temsiliyetlerini kullanarak yürütebildiler. Okulları vardı, mahkemeleri vardı, kültürel örgütleri vardı, mücadeleyi bu birikimin üzerine koydular. Kürtlerin hikâyesi ise tam da burada ayrışır. Diğer halkların başladığı yerde değil, o başlangıç noktasına ulaşmak için mücadele etmek zorunda kalınan bir yerden başlar bu yolculuk.</p>
<p>Uzun yılların baskısı, köklü asimilasyon politikaları ve uluslararası güçlerle yerel gericiliğin el ele vermesi, ortaya yalnızca zayıflamış bir toplum değil, kendinden utanmaya zorlanmış bir toplum çıkardı. Seksenli yıllara gelindiğinde Kürtler, dilini açıkça konuşamayan, kimliğini kamusal alanda söyleyemeyen, kendi varlığı bile tartışmaya açılmış bir hale getirilmişti. Üstelik buna karşı çıkmak için ödenen bedeller son derece ağırdı. Sadece Kürtçe konuştuğu için onlarca yıl yargılamayla, ağır cezalarla yüz yüze gelen binlerce insan oldu. Okullarda ispiyonculuk örgütlendi, teşvik edildi. Ve Kürtçe konuşanların ihbar edilmesi istendi. Kürtçe konuşan çocuklar öğretmenleri tarafından cezalandırıldı.</p>
<p>Böyle bir ortamda mücadele başlatmak, diğer halkların başladığı yerden değil, çok daha geride, eksilerin derininden başlamak demekti. İşte bu yüzden seksen sonrasının mücadelesi, sıradan bir ulusal hareket değildi, aynı zamanda bir varoluş kavgasıydı. Kendi kaderini tayin etmeyi talep etmekten çok uzak bir zemindeydi. Kürtlerin özgürlük mücadelesi bir halkı yaratmak ile başlamıştır. Onun için öncelik, özgürlükleri talep edebilecek bir öznenin yaratılmasıydı. Bu fark, sosyal zeminde, kendiliğinden bir hareketin doğması değil, yaratılmasıydı. Tüm diğer özgürlük mücadelesi veren halkların aksine önce var olmakta gerekiyordu.</p>
<p>Kürt siyaseti, on yıllarını yukarıdan aşağıya doğru bir örgütlenme çizgisinde geçirdi. Bu bir tercih değil, zorunluluktu. Taban darmadağın edilmişti, önce kurumların, kadroların, simgelerin, söylemlerin var edilmesi gerekiyordu. Bu yapılar kuruldu, zorla, inançla. Sonra halk topluluklarına ulaşıldı ve örgütlenme başladı.</p>
<p>Sonuç çarpıcıdır. Bugün herkes rahatça <strong>&#8220;Ben Kürt&#8217;üm</strong>&#8221; diyor. Ama geçmişe gittiğinizde, <strong>&#8220;sen Kürt&#8217;sün&#8221;</strong> denildiğinde <strong>&#8220;hayır, değilim&#8221;</strong> diyenlerin hiç de az olmadığı bir dönem var. Asimilasyon, kimliğin kendisini bile şüpheli hale getirmişti. İşte bu kırılmanın aşılması, belki de mücadelenin en sessiz ama en köklü kazanımıdır. Kimliğine sahip çıkmak artık bir cesaret işi olmaktan çıkmış, gündelik bir doğallık haline gelmiştir.</p>
<p>Bugün gelinen noktada mücadele, farklı bir mantığa ihtiyaç duyuyor. Yukarıdan aşağıya örgütlenmenin tarihsel görevi büyük ölçüde tamamlandı, taban artık kendi başına nefes alıyor. Bundan sonrası, aşağıdan yukarıya örgütlenme döneminin ta kendisidir. Bu bir tercih değil, sürecin kendisidir.</p>
<p>Artık Kürtlerin yaşamın her köşesinde örgütlülüğü var. Dernekler, vakıflar, meslek odaları, kadın ve gençlik yapıları, yerel meclisler, siyasi partiler. Bunların yatay düzlemde birbirine bağlanması, daha üst kademelerde ise bir araya getirilmesi, yeni dönemin temel işidir. Bu bir halkın kendini bütün boyutlarıyla yeniden üretmesidir.</p>
<p>Bu süreç aynı zamanda çoğullaşmayı zorunlu kılıyor. Bir halkı yokluktan var ederken birlik ve merkeziyet elzemdir, ama var olduktan sonra farklılığı, çoğulluğu ve iç demokrasiyi taşımak da bir o kadar zorunludur. Kürtlerin önündeki yeni eşik tam da burada duruyor. Yokluk döneminin disiplini ile varlık döneminin çoğulluğunu bir arada yürütmek.</p>
<p>Bugüne kadar yürütülen mücadelenin birikimi, binlerce insanın hayatını kaybetmesiyle, ağır bedellerle oluştu. Bu bedeller soyut sayılar değildir, bir toplumsallığın kendi varlığına ödediği karşılıktır. Bu yüzden geçmişin emeğini ya hafife almak ya da onu dokunulmaz bir tabuya dönüştürmek, ikisi de sürecin kendisini zayıflatır. Geçmişin emeğini sahiplenmek, ama onu bir engel değil bir basamak olarak görmek.</p>
<p>Bu dönem, niteliksel olarak yeni bir aşamadır. Kürtler bu süreçte yalnızca talepte bulunan bir taraf olmaktan çıktı, kendisini tarihsel bir özne olarak kuran bir toplumsallık haline geldi. Yokluk dünyasından varlık dünyasına geçiş, yalnızca siyasi bir kazanım değil, varlıksal bir kazanımdır.</p>
<p>Bugün Kürtler arasında birlik ruhunun güçlenmesi, var olmanın ötesine geçilebileceğini gösteriyor. Yani artık mesele yalnızca var olmak değil, bu varoluşun kazanımlarını korumak, büyütmek ve kalıcılaştırmak. Sivil toplum kuruluşları, demokratik kitle örgütleri ve siyasal temsiliyetler yan yana geldiğinde, sıfır noktasından artıya geçiş için zemin de hazır hale gelmiş olacak.</p>
<p>Bu sürecin temsiliyetini PKK Kurucu Lideri Abdullah Öcalan üstlenmiş bulunuyor. Yokluk dünyasından çıkışın siyasal aklını kuran isim olarak geniş bir kabul gören Öcalan, bugün varlık dünyasında Kürtlerin kazanımlarını korumaları ve kendi dilleri, kültürleri, emekleriyle özgürce yaşamalarının zeminini hazırlama rolünü de taşıyor. Bu rolün asıl değeri kişisel liderlikten değil, sürecin tarihsel dönüşümünü simgeleyebilmesinden kaynaklanıyor.</p>
<p>Bugün gelinen nokta, kimilerinin dediği gibi bir tükenme ya da gerileme değildir. Tam tersine, var olan ve kendini ortaya koyabilen bir toplumsallığın artık tüm cephelerden kimliği, kurumları, ekonomisi, kültürü ve siyasetiyle yürüyeceğinin işaretidir. Sıfır noktası bir kapanış değil, yeni bir hattın başlangıcıdır. Eksiden sıfıra gelen yolun ardından, sıfırdan artıya geçiş vakti gelmiştir. Bu geçişin nasıl şekilleneceği, hangi ittifaklar ve hangi demokratik araçlarla gerçekleşeceği, önümüzdeki dönemin esas tartışma konuları olacaktır. Ama bir şey nettir, bir halk artık vardır ve var olmaya devam edecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/eksiden-sifira-kurt-mucadelesinin-yeni-esigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tankın Altına Yatmak</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/tankin-altina-yatmak/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/tankin-altina-yatmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2026 20:20:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[nesrin]]></category>
		<category><![CDATA[Norveç]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/tankin-altina-yatmak/</guid>

					<description><![CDATA[88-89 yıllarıydı. Norveç&#8217;teydik. Nesrin isminde İranlı komşumuz vardı. İran Kürtlerindendi. Eşi doktordu. En azından memleketteyken doktorluk yapıyormuş. Norveç&#8217;te ise bir sığınmacı. Kocasıyla zaman zaman oturur, savaşı konuşurduk. O konuşmalarda bir&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>88-89 yıllarıydı. Norveç’teydik. Nesrin isminde İranlı komşumuz vardı. İran Kürtlerindendi. Eşi doktordu. En azından memleketteyken doktorluk yapıyormuş. Norveç’te ise bir sığınmacı. Kocasıyla zaman zaman oturur, savaşı konuşurduk. O konuşmalarda bir yerde hep o ağırlık vardı, bırakıp gitmek zorunda kalmış insanların sesi. Bir gün Nesrin bir şey anlattı, yıllar geçti ama o söz hiç çıkmadı içimden.</p>
<p>Komşusunun oğlu savaştan dönmemişti. Cenazesi geliyordu. Onu karşılayışını, nasıl uğurlandığını, nasıl öldüğünü anlattı. Genç asker bataklık bir bölgedeymiş. İran’ın tankları geçmesi gerekiyor, tank kıymeti, zemin çamur, paletler tutunamıyor. O bölgede ne yapılmış? Askerler tankların palet izlerine yatmış. Tank geçsin diye. Kendilerinin de şehit olduğuna inanarak.</p>
<p>Durdum. Uzun süre bir şey söyleyemedim. Nasıl yani…</p>
<p>O yıllarda İran-Irak savaşının dengeleri çok açıktı. Irak büyük bir destek alıyordu Batı’dan, petrol parasıyla, her taraftan. Teknik üstünlük Irak’taydı, uçaklar, tanklar, kimyasal silahlar. İran ise yeni bir iç kaostan çıkmıştı. “Devrimi” henüz sindirememişti, ordusu dağınıktı, teknolojisi eskiydi, üstüne üstlük her taraftan yalnız bırakılmıştı. Ambargo vardı.</p>
<p>Bu eşitsizliği nasıl kapattılar?</p>
<p>İnsanla kapattılar.</p>
<p>Tankın altına yatarak, mayınlı tarlalara çocuk göndererek, dalga dalga cepheye sürerek. Bu savaşta İran’ın silahı inançtı, inancın bedenle buluştuğu yer ise ölümdü. Şehadet bir son değil, bir araçtı. Bu araçla teknik üstünlüğü dengelediler. Uzun yıllar dengelediler.</p>
<p>İran aynısını yapmak istiyor. Göğüs göğüse gel, savaşı karaya çek, teknik üstünlüğü insanla dengele. Sekiz yıl Irak’a karşı bu hesapla dayandılar. Şimdi ABD-İsrail koalisyonuna karşı aynı hesabı masaya koyuyor.</p>
<p>ABD-İsrail koalisyonunun hava üstünlüğü tartışmasız. F-35’ler, insansız hava araçları, uydu güdümlü sistemler karşısında İran bu alanda yarışmaya çalışmıyor. Hesabı başka, tünel ağları, sürü taktiği, yıllarca örgütlediği vekil güçler. Hizbullah bu modeli Lübnan’da uyguladı. Husiler Yemen’de uyguluyor. Ama bu modelin yakıtı insandır. Tankın altına yatmak değişmiş olabilir, biçim değişir, mantık aynı mantık.</p>
<p>Ama şunu da sormak gerekiyor, O bataklığa kim sürükledi onları?</p>
<p>1980’de Irak, İran’a saldırdı. Bu saldırı Batı’nın teşvikiyle, Batı’nın desteğiyle gerçekleşti. İran’ın bölgede güçlenmesi Batı’yı rahatsız ediyordu, Saddam bu rahatsızlığın tetikçisi yapıldı. Sekiz yıl sürdü o savaş. Irak’a kimyasal silahı kim verdi? Amerika verdi. Almanya verdi. Saddam o silahı kendi halkına ve İranlı askerlere karşı kullandı, Batı baktı, sustu, hesap sormadı. Çünkü İran’ın zayıflaması işlerine geliyordu. İki taraf da kanamaya devam etsin, ikisi de güçlenmesin, hesap buydu. O savaşta ölenlerin sayısı bir milyona yaklaştı. Bir milyon insan. Ve bunu mümkün kılan silah akışı, teknik destek, istihbarat paylaşımı büyük ölçüde Batı’dan geldi.</p>
<p>İran bu saldırı dalgasına 8 yıl insan gücü ile dayandı. Sonrasında Saddam’ın hikayesi biliniyor, kullanım süresi bitince onu da Amerika astı.</p>
<p>İran köklü bir tarihe ve savaş geleneğine sahip. Teknik üstünlüğe karşı insanı kalkan yapabilen bir kültür, aynı zamanda insanı kalkan olmaya razı eden bir kültürdür. Bu iki şey birbirinden ayrılmaz. Ve bu ayrılmazlık içinde en büyük soru şu, O tankın altına yatan asker ne için yatıyordu? Ülkesi için mi, halkı için mi, yoksa kendisini Tanrı’nın yerine koyarak hüküm biçen bir rejim için mi?</p>
<p>Nesrin bize o soruyu sormamıştı. Ama anlatırken kocasının gözleri yaşardı, ikisi de sustular…</p>
<p>Nesrin çoktan hayatını kurmuştu orada. Ama anlattığı hikayeyi yanında taşıyordu. Bir insanın kendini bir tankın altına yatırabilmesi için nelere inanmış, nelerden umudunu kesmiş, neye o kadar bağlanmış olması gerektiğini soruyordu. Cevap vermemişti.</p>
<p>Ben de hala cevabı yok…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/tankin-altina-yatmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Amerika katil katil”</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/amerika-katil-katil/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/amerika-katil-katil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 20:30:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Anılar]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal hareketler]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/amerika-katil-katil/</guid>

					<description><![CDATA[Sene 86, 9 Nisan akşamı. Ordu&#8217;da lise öğrencisiyim. Amcamlarda kalabalık, herkes oturmuş akşam yemeği yiyordu. Beni çağırdılar. Misafir odasındayım. Sesini açmış Mahzuni dinliyorum. O yıllar 80 öncesi devrimcilerin, Alevilerin, Kürtlerin&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sene 86, 9 Nisan akşamı. Ordu’da lise öğrencisiyim. Amcamlarda kalabalık, herkes oturmuş akşam yemeği yiyordu. Beni çağırdılar. Misafir odasındayım. Sesini açmış Mahzuni dinliyorum.</p>
<p>O yıllar 80 öncesi devrimcilerin, Alevilerin, Kürtlerin kasetlerine ulaşmak şans gibi bir şeydi. Herkeste bulunmaz, el altından dolaştırılırdı. Bulması zor, bulsan bulundurulması suçtu. Memleketlim ve arkadaşlarımdan biri “Bende Mahzuni’nin bir kaseti var” demişti. Abisinin gizli zulasından almıştı. Vermişti. Bir kaset bazen bir okuldan daha öğretici, bir kürsüden daha hakikatli olabiliyordu. Açıp tekrar tekrar dinliyordum ilk parçayı.</p>
<p><strong><em>“Defol git benim yurdumdan / Amerika katil katil.”</em></strong></p>
<p>Sofrada taze fasulye var. Yan odadayım, “Gel yemeğini ye” dediler. Kapıyı açıp sofraya oturdum. Kasetin sesi dalga dalga evin içine yayılıyordu. Kimsenin yadırgadığı yoktu. Çünkü o evlerde herkes hayatın sertliğini biliyor ama yüksek sesle konuşamıyordu.</p>
<p>Tam o ara kapı çaldı. Polis evi sarmıştı. Beni almaya gelmişlerdi. Halaoğlu İbrahim hızlı bir manevrayla kaseti çıkardı, halının köşesinden altına koydu ve arama bitinceye kadar oradan hiç ayrılmadı.</p>
<p>Her şeyi aldılar. Dergilerim, kitaplarım ve ilk daktilom. Yazma ihtimalini tehlike sayan bir devlet aklı vardı karşımızda. Kaseti bulamadılar. Tabii beni de evde bırakmadılar. 10 Nisan 1986’da tutuklayıp Efirli Cezaevi’ne koydular.</p>
<p>Peki neden bu kadar hızlı gelmişlerdi? Günler öncesine dönmem gerekiyor. Boş bir İngilizce dersinde Alevi olma muhabbeti sonrası konu Libya’ya döndü. ABD’nin haklı olarak Libya’yı hedef aldığını söylüyordu birileri. Ben de o günkü aklımla ABD’nin petrol yataklarına konmak için bunu yaptığını söyledim. Sınıfta tek bir kişi dahi beni desteklemiyordu. Linç geliyordu.</p>
<p>Sınıf arkadaşlarım beni öğretmene, öğretmen, müdüre, müdür valiye, vali emniyet müdürüne, emniyet müdürü siyasi şubeye bildirmek suretiyle bir kahramanlığa imza attılar.</p>
<p>Çok geçmedi, 15 Nisan 1986’da Amerika Libya’yı bombaladı. Tarih bunu operasyon diye notladı ama bomba düştüğü yerde çocuk ismiyle anılır. Resmi gerekçeler olur, stratejik açıklamalar yapılır, fakat geride kalan hep annelerin suskunluğudur.</p>
<p>Ben cezaevindeyken bu haberi duydum. Çocuk sayılacak yaşta devletin sert yüzüyle tanışmak, insanın içindeki adalet terazisini daha da keskinleştiriyor. Ama o sertlik aynı zamanda bir şeyi netleştiriyor, dünya anlattıkları gibi değil. Ve Mahzuni’nin sözleri, o derme çatma kasetteki ses, kitaplarda bulamadığım bir dili taşıyordu.</p>
<p><strong><em>“Devleti devlete çatar<br />
</em></strong><strong><em>İt gibi pusuda yatar<br />
</em></strong><strong><em>Kan döktürür silah satar<br />
</em></strong><strong><em>Amerika katil katil.”</em></strong></p>
<p>Yıllar sonra Kobani sınırında Kürtlerin direnişine tanıklık ediyorduk. Bütün medya oradaydı. Halk oradaydı. Nefesler tutulmuştu. IŞİD ilerliyordu. Bir yanda örgütlü karanlık, diğer yanda yalnız bırakılmış bir halk. Bakur’dan, Başur’dan, Rojhilat’tan gençler akıyordu. Kadınlar ön saftaydı. Ölüm haberi sıradanlaşmıştı.</p>
<p>Tam umutsuzluğun zirvesinde uçaklar belirdi. Bombalar IŞİD mevzilerine düştü.</p>
<p>O an sınırın bu tarafında bekleyen kalabalığı bir sevinç sardı. Ve o kalabalığın içinde <strong><em>“Amerika katil katil”</em></strong> şarkısını bilenler de vardı. Ellerini havaya kaldırdılar.</p>
<p>Ben de baktım o gökyüzüne. İçimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Mahzuni’nin kaseti halının altında saklıyken duyduğum öfkeyle, o uçakları izlerken hissettiklerim yan yana gelmişti. İkisi de doğruydu. Ve bu beni ne yanılmış ne de tutarsız hissettirdi, sadece hayatın, sloganlara sığmadığını hatırlattı.</p>
<p><strong>Çelişki, hakikati inkar etmek değildir. Çaresizliğin adıdır.</strong></p>
<p>Rojava deneyimi yalnızca askeri bir savunma değil, birlikte yaşam fikrinin ete kemiğe bürünmesiydi. O gençler bedenlerini özgürlüğe yatırdı. Mesele Amerika’ya güvenmek değil, karanlığa teslim olmamaktı.</p>
<p>Kobani sınırından döndükten yıllar sonra, aynı his başka bir coğrafyada yeniden kapıyı çaldı. Her şey İran’a geliyordu artık.</p>
<p>İran halkı kırk yılı aşkın süredir hayatı denetim altında yaşayan bir toplum. Kadının saç telinden gençlerin müziğine, öğrencinin sloganından işçinin grevine kadar her alan baskı altında tutuldu. Sonra 2022’de Mahsa Amini öldü. Bir kadın, saçı yüzünden. Ve o ölümden “Jin, Jiyan, Azadi” doğdu. Slogan değildi bu, kırk yıllık bastırılmış bir nefesin tek cümlede patlayışıydı. Sokağa çıkan gençler idam sehpasıyla tanıştı, kadınlar meydanlarda coplandı, gazeteciler hapsedildi. Direndiler, öldüler, susturuldular, ama bu kez ses daha uzağa gitti. Çünkü Jin, Jiyan, Azadi yalnızca İran’ın sesi değildi, Kürdistan’dan, Rojava’dan, dağlardan gelen kadim bir çığlığın İran sokaklarında yankılanmasıydı. Milyonlarca İranlı dünyanın dört bir yanına dağıldı. Sürgün yalnızca coğrafi değildir, insanın dilinin, çocukluğunun, mezarının yerinden edilmesidir. Bunu anlamak için teoriye gerek yok, halının altına saklanan bir kaseti hatırlamak yeterli.</p>
<p>Halepçe’de <strong><em>“Baba havada elma kokusu var”</em></strong> diyen çocukların hafızası hala canlıyken, Enfal’de yüz binler toprağa gömülmüşken, bir halkın zaliminden hesap sorulmasına sevinmesi ideolojik değil insani bir reflekstir. Acı yaşayanın sevinci teorik değildir, yaraya sürülen merhem kadardır.</p>
<p>İran halkı dış müdahaleye hayran olduğu için değil, içeride nefes alamadığı için umut arıyor. Bu umudu doğru bulmak ya da bulmamak başka bir tartışmadır. Ama o umudu anlamamak vicdani bir eksikliktir.</p>
<p>O günün sınıf arkadaşlarımın ihbarıyla İran halkının arayışı arasında ince bir bağ görüyorum. İkisi de aynı korkudan besleniyor ama farklı yönlere akıyor. Biri baskıyı içselleştirerek sistemin yanına geçiyor, diğeri o baskıdan kaçacak bir kapı arıyor. Aranan kapı dışarıya çıkıyorsa, bu o insanların suçu değili kapıyı içeriden kilitleyen rejimlerin faturasıdır.</p>
<p>Amerika hiçbir zaman özgürlüklerin temsilcisi olmadı. Çıkarlarını önceledi. Bir yerde diktatör destekledi, başka yerde özgürlük nutku attı. Aynı el hem silah sattı hem barıştan söz etti. Bu değişmedi. Eskiden daha görünmezdi, şimdi artık gizlenmiyor.</p>
<p>Ama şunu da biliyorum, halkına kapalı olan her rejim, kapısını dış müdahalelere açık bırakır. Suriye’de oldu. Irak’ta oldu. Afganistan’da oldu. Türkiye sıradadır diyorlar. Ve bedeli her zaman halk ödedi. Sorumlusu kim? Kendi halkı için var olmayan hükümetler. Eleştiriyi ihanet, farklılığı düşman sayan iktidarlar.</p>
<p>Mahzuni haklıydı. Ama o kaseti halının altına saklayan İbrahim de haklıydı. Çünkü bir halk hem dışarıdan gelen zulme hem içeriden gelen baskıya aynı anda maruz kalabilir. Ve o iki gerçeği birbirini silmek için kullanmak, en büyük entelektüel sahtekarlıktır.</p>
<p>O gece Ordu’da, fasulye soğurken, kasetten yükselen ses şunu söylüyordu aslında <strong>Adalet bir yerde değil, yalnızca ezilenlerin yanındadır.</strong></p>
<p>Otuz küsur yıl geçti. Hala aynı fikirdeyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/amerika-katil-katil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Baba Tahir Üryan &#8211; Kürt Alevi Hakikatinin Kadim Sesi</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/baba-tahir-uryan-kurt-alevi-hakikatinin-kadim-sesi-alevi-gazetesi/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/baba-tahir-uryan-kurt-alevi-hakikatinin-kadim-sesi-alevi-gazetesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 22:04:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[halk bilgesi]]></category>
		<category><![CDATA[inanç önderi]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/baba-tahir-uryan-kurt-alevi-hakikatinin-kadim-sesi-alevi-gazetesi/</guid>

					<description><![CDATA[“Kürt geceledim, Arap uyandım” Baba Tahir Üryan, 10. yüzyılın sonları ile 11. yüzyılın başlarında yaşamış Kürt Alevi bir halk bilgesi, ozan, derviş ve hakikat arayıcısıdır. Kürt Aleviler için yalnızca geçmişte yaşamış bir şair değil, yaşayan bir hafıza, konuşan bir vicdan ve yol gösteren bir ışıktır. Şiirleri, Yarsanların kutsal metni sayılan Serencam’da yer alır. Bu da [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<p class="font-claude-response-body" style="text-align: right;"><em><strong>“Kürt geceledim, Arap uyandım”</strong></em></p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan, 10. yüzyılın sonları ile 11. yüzyılın başlarında yaşamış Kürt Alevi bir halk bilgesi, ozan, derviş ve hakikat arayıcısıdır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kürt Aleviler için yalnızca geçmişte yaşamış bir şair değil, yaşayan bir hafıza, konuşan bir vicdan ve yol gösteren bir ışıktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Şiirleri, Yarsanların kutsal metni sayılan Serencam’da yer alır. Bu da onun yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir inanç önderi olduğunu gösterir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Batılı araştırmacılar tarafından Kürtlerin Ömer Hayyam’ı olarak anılsa da, Baba Tahir Üryan Ömer Hayyam’dan yaklaşık yüz elli yıl, Yunus Emre ve Mevlana’dan ise yaklaşık iki yüz yıl önce yaşamıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Yani tasavvuf şiirinin Kürt Alevi damarındaki en erken büyük seslerden biridir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan’ın doğum ve hakka yürüme tarihleri kesin değildir. Ancak genel kabul, 940 ile 1020 yılları arasında, bazı kaynaklara göre ise 971 ile 1055 yılları arasında yaşadığı yönündedir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kendi bir dubeytisinde “Bizi yarattığın o günden beri, günahtan başka bir şey görmedin. Ey Allah’ım, sekiz ve dördünün aşkına! Benden kusurdan başka gördün mü? Görmedin.”</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu şiirdeki sekiz ve dört rakamları yan yana getirildiğinde ortaya çıkan 84 sayısı, Baba Tahir’in yaşını vermektedir.</p>
<p class="font-claude-response-body">İran’ın Loristan Hemedan bölgesinde doğmuş, bu topraklarda yaşamış ve yine bu topraklarda hakka yürümüştür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu coğrafya yalnızca bir yer değildir. Bu coğrafya, binlerce yıldır Kürt halkının, kadim inançların, Aleviliğin, Yarsanlığın, Zerdüşti izlerin, doğa merkezli yaşamın mayalandığı bir hafızadır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bugün türbesi, Hemedan’ın kuzeyinde, Bûn-i Bazar mahallesinde küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’le aynı çağda yaşamıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kaynaklara göre Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Hemedan’a girdiğinde buradaki üç büyük şahsiyeti ziyaret etmek istemiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu zatlar: Baba Tahir Uryan, Baba Cafer ve Baba Hamşad’dır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba sıfatlarından anlaşılan şudur ki, bu üç büyük zat da Kürt’tür ve bu bölgede yaşayan Kürtlerin Ehl-i Hak yani Yarsan inancına mensupturlar.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir’in hayatıyla ilgili kaynaklarda onun sokaklarda çırılçıplak gezdiği ve bu nedenle kendisine uryan lakabının verildiği, meczup denildiği belirtilmektedir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Ama bu çıplaklık, yalnızca fiziksel değildir. Bu, dünyevi bağlardan arınmışlığın, hakikat karşısında savunmasızlığın, hiçbir kabuğa sığınmamanın sembolüdür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir’in felsefesi, modern dünyada çökmüş olan felsefeyle kıyaslandığında bambaşka bir yerde durur.</p>
<p class="font-claude-response-body">Modern dönemle birlikte felsefe, analitik, emprik, pozitivist mantığa indirgendiği için iflas etmiştir. Artık felsefe bilgi sevgisi değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Hele hele geç kapitalistleşen ve pozitivist depremin şoklarını yeni hisseden Ortadoğu toplumları için felsefe, dini ve manevi geleneklerle mücadele etmenin, onları tasfiye etmenin bir aracına dönüştürülmüştür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Oysaki kadim dönemlerde felsefe hikmet olarak tanımlanmıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">İlk Müslüman filozof kabul edilen el-Kindi’ye göre felsefe hikmet sevgisidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">On ikinci yüzyılın büyük Kürt düşünürü ve İşrak filozofu olan Şihabeddin Sühreverdi de felsefeyi en yüce ve ilk hikmet olarak ele alır ve felsefeyi asla irfanın dışında düşünmez.</p>
<p class="font-claude-response-body">Aynı şekilde on üçüncü yüzyılda İşrakiliğin ilk yorumcusu ve yine büyük bir Kürt düşünür olan Şemseddin Şehrezuri de aynı tavra sahiptir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Felsefe ve irfanın birlikte oluşu, Kürt düşünce tarihinin karakteristik bir özelliğidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Uryan, on birinci yüzyılda yaşamış, fikirleriyle, tasavvufi felsefi görüşleriyle, dubeytileriyle yani çift beyitleriyle, çarinleriyle yani rubaileriyle tarihe damga vurmuş büyük bir Kürt şahsiyettir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Şiirlerini Kürtçe’nin Luri ve Gorani lehçesiyle yazmıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu çok önemlidir. Çünkü Baba Tahir, egemenin diliyle değil, halkın diliyle konuşmayı seçmiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, sarayların şairi değildir. O, sultanların, halifelerin, iktidar sahiplerinin şairi değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, yoksulların şairidir. Dağların şairidir. Sürgünlerin şairidir. Mazlumların şairidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan’ın şu sözü, Kürt Aleviler için bir anahtardır:</p>
<p class="font-claude-response-body">Kürt geceledim, Arap uyandım.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu söz, bir halkın başına gelen felaketi anlatır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Gece kendi diliyle yaşayanların, sabah başka bir dilde konuşmaya zorlanmasını anlatır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Gece kendi inancıyla nefes alanların, sabah başka bir inancın kalıplarına sokulmasını anlatır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Yani asimilasyonu anlatır. Yani zorla dönüştürülmeyi anlatır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kürt Aleviler, bu sözü kendi tarihlerinde defalarca yaşadı.</p>
<p class="font-claude-response-body">Dil yasaklandı. İnanç yasaklandı. Ocaklar dağıtıldı. Pirler asıldı. Toplu katliamlarla, sürgünlerle, inkarla yüz yüze kalındı.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir’in sözü, işte bu tarihsel acının şiirleşmiş halidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Ama bu söz aynı zamanda şunu da söyler:</p>
<p class="font-claude-response-body">Hakikat yok olmaz. Bazen susar. Bazen gizlenir. Bazen kabuk değiştirir. Ama ölmez.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir’in şiirlerinde aşk vardır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Ama bu aşk, yalnızca bir kadına ya da bir erkeğe duyulan sevgi değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu aşk, hakikate duyulan aşktır. İnsana duyulan aşktır. Doğaya duyulan aşktır. Özgürlüğe duyulan aşktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir’e göre aşk, insanı yakar. Ama bu yanış, insanı yok etmez. Bu yanış, insanı arındırır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Aşık, canından korkmaz. Zincirden korkmaz. Zindandan korkmaz.</p>
<p class="font-claude-response-body">Çünkü asıl korku, hakikatten kopmaktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu anlayış, Aleviliğin özüdür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kul ile Hak arasına hiçbir aracı koymamak. Ne şeyh, ne halife, ne sultan. Doğrudan Hak’la yüzleşmek.</p>
<p class="font-claude-response-body">Eline sahip ol. Beline sahip ol. Diline sahip ol.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu üç ilke, yalnızca ahlaki öğüt değildir. Bu üç ilke, aynı zamanda politik bir duruştur.</p>
<p class="font-claude-response-body">Zulme bulaşma. Hırsı kutsallaştırma. Yalana teslim olma.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu yol, yüzyıllar boyunca ocaktan ocağa, dilden dile taşınmıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir’in etkisi sadece şiirle sınırlı değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kendisinden sonra gelen Ömer Hayyam, Aynü’l Kudat Hemedani, Mevlana, Yunus Emre, Feqiyê Teyran, Melayê Cıziri, Ehmedê Xani gibi birçok düşünür ve şairi derinden etkilemiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Batılı araştırmacılar onu sıkça Kürtlerin Ömer Hayyam’ı diye tanımlar.</p>
<p class="font-claude-response-body">Hatta Doğu Bilimci Fitzcerald şöyle der: Baba Tahir, Ömer Hayyam’dan daha üstündür.</p>
<p class="font-claude-response-body">O devrin evliyalarından Ata, Celaleddin-i Rumi ve Hafız Şirazi gibi olanlar dahi Baba Tahir’in Ömer Hayyam’dan daha üstün olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Peki, böylesi büyük bir Kürt Alevi bilgesi, neden bugün Türkiye’de yeterince tanınmaz?</p>
<p class="font-claude-response-body">Çünkü Alevilik, bilinçli biçimde yeniden tanımlanmak istenmiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Türkçü ulusalcı anlayış, Aleviliğin kadim tarihini, çok katmanlı inanç yapısını, Kürt Alevi köklerini yok sayarak, yeni bir Alevilik yaratma misyonu üstlenmiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Amaç yalnızca görmezden gelmek değildir. Amaç, tarihi ters yüz etmektir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Amaç, Aleviliği binlerce yıllık hakikat yolundan koparıp, devletle uyumlu, zararsız, denetimli bir kimliğe dönüştürmektir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu yüzden Türk şairleri, bilgeleri Yunus Emre, Hacı Bektaş, Pir Sultan gibi isimler öne çıkarılırken, Baba Tahir Üryan gibi Kürt Alevi hafızasını temsil eden öncüler bilinçli biçimde karartılmıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu bir unutkanlık değildir. Bu, sistemli bir tarih mühendisliğidir. Bu, asimilasyonun en derin biçimidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan’ın bilinmemesi, baskının ve inkarın sonucudur.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bugün Baba Tahir Üryan’ı yeniden konuşmak, yalnızca bir şairi anlatmak değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu, Kürt Alevi kimliğini savunmaktır. Hakikati savunmaktır. Kadim inançları savunmaktır. Hikmet geleneğini savunmaktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan, Kürt Alevilerin hafızasıdır.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, irfan geleneğinin ana kaynağıdır.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, modern dünyanın akıl putlaştırmasına karşı hikmetin sesini yükselten bilgedir.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, hakikatle aklın arasındaki köprüdür.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, kalbin ve aklın sentezini kuran öncüdür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kürt Aleviler, onun sesi de yaşayacaktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Onlar konuştukça, onun hikmeti de konuşacaktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Onlar direniş sürdükçe, onun yolu da sürecektir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Aşk ile.</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/baba-tahir-uryan-kurt-alevi-hakikatinin-kadim-sesi-alevi-gazetesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Baba Tahir Üryan – Kürt Alevi Hakikatinin Kadim Sesi</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/baba-tahir-uryan-kurt-alevi-hakikatinin-kadim-sesi/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/baba-tahir-uryan-kurt-alevi-hakikatinin-kadim-sesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 18:04:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/baba-tahir-uryan-kurt-alevi-hakikatinin-kadim-sesi/</guid>

					<description><![CDATA[“Kürt geceledim, Arap uyandım” Baba Tahir Üryan, 10. yüzyılın sonları ile 11. yüzyılın başlarında yaşamış Kürt Alevi bir halk bilgesi, ozan, derviş ve hakikat arayıcısıdır. Kürt Aleviler için yalnızca geçmişte&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="font-claude-response-body" style="text-align: right"><em><strong>“Kürt geceledim, Arap uyandım”</strong></em></p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan, 10. yüzyılın sonları ile 11. yüzyılın başlarında yaşamış Kürt Alevi bir halk bilgesi, ozan, derviş ve hakikat arayıcısıdır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kürt Aleviler için yalnızca geçmişte yaşamış bir şair değil, yaşayan bir hafıza, konuşan bir vicdan ve yol gösteren bir ışıktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Şiirleri, Yarsanların kutsal metni sayılan Serencam&#8217;da yer alır. Bu da onun yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir inanç önderi olduğunu gösterir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Batılı araştırmacılar tarafından Kürtlerin Ömer Hayyam&#8217;ı olarak anılsa da, Baba Tahir Üryan Ömer Hayyam&#8217;dan yaklaşık yüz elli yıl, Yunus Emre ve Mevlana&#8217;dan ise yaklaşık iki yüz yıl önce yaşamıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Yani tasavvuf şiirinin Kürt Alevi damarındaki en erken büyük seslerden biridir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan&#8217;ın doğum ve hakka yürüme tarihleri kesin değildir. Ancak genel kabul, 940 ile 1020 yılları arasında, bazı kaynaklara göre ise 971 ile 1055 yılları arasında yaşadığı yönündedir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kendi bir dubeytisinde “Bizi yarattığın o günden beri, günahtan başka bir şey görmedin. Ey Allah&#8217;ım, sekiz ve dördünün aşkına! Benden kusurdan başka gördün mü? Görmedin.”</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu şiirdeki sekiz ve dört rakamları yan yana getirildiğinde ortaya çıkan 84 sayısı, Baba Tahir&#8217;in yaşını vermektedir.</p>
<p class="font-claude-response-body">İran&#8217;ın Loristan Hemedan bölgesinde doğmuş, bu topraklarda yaşamış ve yine bu topraklarda hakka yürümüştür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu coğrafya yalnızca bir yer değildir. Bu coğrafya, binlerce yıldır Kürt halkının, kadim inançların, Aleviliğin, Yarsanlığın, Zerdüşti izlerin, doğa merkezli yaşamın mayalandığı bir hafızadır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bugün türbesi, Hemedan&#8217;ın kuzeyinde, Bûn-i Bazar mahallesinde küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey&#8217;le aynı çağda yaşamıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kaynaklara göre Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Hemedan&#8217;a girdiğinde buradaki üç büyük şahsiyeti ziyaret etmek istemiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu zatlar: Baba Tahir Uryan, Baba Cafer ve Baba Hamşad&#8217;dır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba sıfatlarından anlaşılan şudur ki, bu üç büyük zat da Kürt&#8217;tür ve bu bölgede yaşayan Kürtlerin Ehl-i Hak yani Yarsan inancına mensupturlar.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir&#8217;in hayatıyla ilgili kaynaklarda onun sokaklarda çırılçıplak gezdiği ve bu nedenle kendisine uryan lakabının verildiği, meczup denildiği belirtilmektedir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Ama bu çıplaklık, yalnızca fiziksel değildir. Bu, dünyevi bağlardan arınmışlığın, hakikat karşısında savunmasızlığın, hiçbir kabuğa sığınmamanın sembolüdür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir&#8217;in felsefesi, modern dünyada çökmüş olan felsefeyle kıyaslandığında bambaşka bir yerde durur.</p>
<p class="font-claude-response-body">Modern dönemle birlikte felsefe, analitik, emprik, pozitivist mantığa indirgendiği için iflas etmiştir. Artık felsefe bilgi sevgisi değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Hele hele geç kapitalistleşen ve pozitivist depremin şoklarını yeni hisseden Ortadoğu toplumları için felsefe, dini ve manevi geleneklerle mücadele etmenin, onları tasfiye etmenin bir aracına dönüştürülmüştür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Oysaki kadim dönemlerde felsefe hikmet olarak tanımlanmıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">İlk Müslüman filozof kabul edilen el-Kindi&#8217;ye göre felsefe hikmet sevgisidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">On ikinci yüzyılın büyük Kürt düşünürü ve İşrak filozofu olan Şihabeddin Sühreverdi de felsefeyi en yüce ve ilk hikmet olarak ele alır ve felsefeyi asla irfanın dışında düşünmez.</p>
<p class="font-claude-response-body">Aynı şekilde on üçüncü yüzyılda İşrakiliğin ilk yorumcusu ve yine büyük bir Kürt düşünür olan Şemseddin Şehrezuri de aynı tavra sahiptir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Felsefe ve irfanın birlikte oluşu, Kürt düşünce tarihinin karakteristik bir özelliğidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Uryan, on birinci yüzyılda yaşamış, fikirleriyle, tasavvufi felsefi görüşleriyle, dubeytileriyle yani çift beyitleriyle, çarinleriyle yani rubaileriyle tarihe damga vurmuş büyük bir Kürt şahsiyettir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Şiirlerini Kürtçe&#8217;nin Luri ve Gorani lehçesiyle yazmıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu çok önemlidir. Çünkü Baba Tahir, egemenin diliyle değil, halkın diliyle konuşmayı seçmiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, sarayların şairi değildir. O, sultanların, halifelerin, iktidar sahiplerinin şairi değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, yoksulların şairidir. Dağların şairidir. Sürgünlerin şairidir. Mazlumların şairidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan&#8217;ın şu sözü, Kürt Aleviler için bir anahtardır:</p>
<p class="font-claude-response-body">Kürt geceledim, Arap uyandım.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu söz, bir halkın başına gelen felaketi anlatır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Gece kendi diliyle yaşayanların, sabah başka bir dilde konuşmaya zorlanmasını anlatır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Gece kendi inancıyla nefes alanların, sabah başka bir inancın kalıplarına sokulmasını anlatır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Yani asimilasyonu anlatır. Yani zorla dönüştürülmeyi anlatır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kürt Aleviler, bu sözü kendi tarihlerinde defalarca yaşadı.</p>
<p class="font-claude-response-body">Dil yasaklandı. İnanç yasaklandı. Ocaklar dağıtıldı. Pirler asıldı. Toplu katliamlarla, sürgünlerle, inkarla yüz yüze kalındı.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir&#8217;in sözü, işte bu tarihsel acının şiirleşmiş halidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Ama bu söz aynı zamanda şunu da söyler:</p>
<p class="font-claude-response-body">Hakikat yok olmaz. Bazen susar. Bazen gizlenir. Bazen kabuk değiştirir. Ama ölmez.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir&#8217;in şiirlerinde aşk vardır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Ama bu aşk, yalnızca bir kadına ya da bir erkeğe duyulan sevgi değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu aşk, hakikate duyulan aşktır. İnsana duyulan aşktır. Doğaya duyulan aşktır. Özgürlüğe duyulan aşktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir&#8217;e göre aşk, insanı yakar. Ama bu yanış, insanı yok etmez. Bu yanış, insanı arındırır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Aşık, canından korkmaz. Zincirden korkmaz. Zindandan korkmaz.</p>
<p class="font-claude-response-body">Çünkü asıl korku, hakikatten kopmaktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu anlayış, Aleviliğin özüdür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kul ile Hak arasına hiçbir aracı koymamak. Ne şeyh, ne halife, ne sultan. Doğrudan Hak&#8217;la yüzleşmek.</p>
<p class="font-claude-response-body">Eline sahip ol. Beline sahip ol. Diline sahip ol.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu üç ilke, yalnızca ahlaki öğüt değildir. Bu üç ilke, aynı zamanda politik bir duruştur.</p>
<p class="font-claude-response-body">Zulme bulaşma. Hırsı kutsallaştırma. Yalana teslim olma.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu yol, yüzyıllar boyunca ocaktan ocağa, dilden dile taşınmıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir&#8217;in etkisi sadece şiirle sınırlı değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kendisinden sonra gelen Ömer Hayyam, Aynü&#8217;l Kudat Hemedani, Mevlana, Yunus Emre, Feqiyê Teyran, Melayê Cıziri, Ehmedê Xani gibi birçok düşünür ve şairi derinden etkilemiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Batılı araştırmacılar onu sıkça Kürtlerin Ömer Hayyam&#8217;ı diye tanımlar.</p>
<p class="font-claude-response-body">Hatta Doğu Bilimci Fitzcerald şöyle der: Baba Tahir, Ömer Hayyam&#8217;dan daha üstündür.</p>
<p class="font-claude-response-body">O devrin evliyalarından Ata, Celaleddin-i Rumi ve Hafız Şirazi gibi olanlar dahi Baba Tahir&#8217;in Ömer Hayyam&#8217;dan daha üstün olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Peki, böylesi büyük bir Kürt Alevi bilgesi, neden bugün Türkiye&#8217;de yeterince tanınmaz?</p>
<p class="font-claude-response-body">Çünkü Alevilik, bilinçli biçimde yeniden tanımlanmak istenmiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Türkçü ulusalcı anlayış, Aleviliğin kadim tarihini, çok katmanlı inanç yapısını, Kürt Alevi köklerini yok sayarak, yeni bir Alevilik yaratma misyonu üstlenmiştir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Amaç yalnızca görmezden gelmek değildir. Amaç, tarihi ters yüz etmektir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Amaç, Aleviliği binlerce yıllık hakikat yolundan koparıp, devletle uyumlu, zararsız, denetimli bir kimliğe dönüştürmektir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu yüzden Türk şairleri, bilgeleri Yunus Emre, Hacı Bektaş, Pir Sultan gibi isimler öne çıkarılırken, Baba Tahir Üryan gibi Kürt Alevi hafızasını temsil eden öncüler bilinçli biçimde karartılmıştır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu bir unutkanlık değildir. Bu, sistemli bir tarih mühendisliğidir. Bu, asimilasyonun en derin biçimidir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan&#8217;ın bilinmemesi, baskının ve inkarın sonucudur.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bugün Baba Tahir Üryan&#8217;ı yeniden konuşmak, yalnızca bir şairi anlatmak değildir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Bu, Kürt Alevi kimliğini savunmaktır. Hakikati savunmaktır. Kadim inançları savunmaktır. Hikmet geleneğini savunmaktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Baba Tahir Üryan, Kürt Alevilerin hafızasıdır.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, irfan geleneğinin ana kaynağıdır.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, modern dünyanın akıl putlaştırmasına karşı hikmetin sesini yükselten bilgedir.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, hakikatle aklın arasındaki köprüdür.</p>
<p class="font-claude-response-body">O, kalbin ve aklın sentezini kuran öncüdür.</p>
<p class="font-claude-response-body">Kürt Aleviler, onun sesi de yaşayacaktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Onlar konuştukça, onun hikmeti de konuşacaktır.</p>
<p class="font-claude-response-body">Onlar direniş sürdükçe, onun yolu da sürecektir.</p>
<p class="font-claude-response-body">Aşk ile.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/baba-tahir-uryan-kurt-alevi-hakikatinin-kadim-sesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ji bo Kurdan Demeke Nû Dest Pê Dike</title>
		<link>https://sukruyildiz.de/ji-bo-kurdan-demeke-nu-dest-pe-dike/</link>
					<comments>https://sukruyildiz.de/ji-bo-kurdan-demeke-nu-dest-pe-dike/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 11:22:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler/Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Rojava]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://sukruyildiz.de/ji-bo-kurdan-demeke-nu-dest-pe-dike/</guid>

					<description><![CDATA[Ji bo Kurdan demeke nû dest pê dike. Li gorî rewşa hêzên heyî yên li Sûriyeyê, bi bilindbûna kontrola hegemonîk a Heyet Tahrîr el-Şamê (HTŞ) bi piştgiriya Tirkiyeyê (TC) û&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="164" data-end="775">Ji bo Kurdan demeke nû dest pê dike. Li gorî rewşa hêzên heyî yên li Sûriyeyê, bi bilindbûna kontrola hegemonîk a <strong data-start="278" data-end="308">Heyet Tahrîr el-Şamê (HTŞ)</strong> bi piştgiriya <strong data-start="323" data-end="341">Tirkiyeyê (TC)</strong> û paşvekişîna <strong data-start="356" data-end="389">Hêzên Sûriya Demokratîk (SDG)</strong>, hate eşkere kirin ku modela civakî ya sekuler û demokratîk a ku Şoreşa Rojavayê dixwest ava bike, di rastiya Rojhilata Navîn de, bi şertên heyî, şertên jiyanê pir bi sînor e. Di vê coğrafyayê de demokrasiya, azadiya jinan û wekhevîya gelan ne tenê armancên rejîmên zordar in, lê her weha armanca aboriya şerê, mezhepperestiyê, neteweperestiyê û hesabên berjewendiyên navneteweyî bûne.</p>
<p data-start="777" data-end="1085">Ev tablo, di salên dawî de li ser fikra “biratîya gelan” ku hatiye xistin, belkî herî giran darbe ye. Îro, li cîhaneke ku Kurd, Tirk û Ereb bi awayekî kûr ji hev veqetiyane, ku Elewî, Dûrzî û Sunnî êdî ji hev re bawerî nadin, civak xwe girtine hundir û nasname bûne tîr û şîv, deriyek ji bo demeke nû vedibe.</p>
<p data-start="1087" data-end="1725">Li ber çavkaniya rastiya Sûriyeyê, diyar e ku berpirsyariya civakî ya zêde ku hêzên Kurd bi salan li ser milên xwe hilgirtibûn, gihîştiye dawiyê xwe. Kurd ne tenê xwe parastin, lê her weha li nav dojeha Rojhilata Navîn şertên jiyaneke din, “ihtîmala jiyaneke din”, ava kirin. Azadiya jinan, laîklîk, demokrasiya herêmî, wekhevîya gelan û jiyana bi hev re, ne tenê bernameyek siyasî bûn, lê her weha iddiayeke civakî bûn ku bi xwîn û bedel hate avakirin. Di şerê dijî DAIŞê de zêdetir ji 12 hezar şehîd hatin dayîn, giraniya vê şerê hate hilgirtin, lê di dawiyê de, li maseyên ku bi navê “denge” hatin saz kirin, Kurd bi tenê hatin hiştin.</p>
<p data-start="1727" data-end="2299">Piştî agirbestên Meha Adarê ya 2025 û Meha Rêbendanê ya 2026, pêşveçûnên ku hatin jiyan kirin ev tenêbûnê bi şêwazekî zêde rûniştand. SDG ji herêmên li rojavayê Firatê paşvekişî, mahaleyên Helebê, Tabqa û Deyr Hafir ketin destê komên cîhadîst. Di encama êrîşên <strong data-start="1988" data-end="1995">SNA</strong> yên bi piştgiriya Tirkiyeyê de, bi sed hezaran Kurd hatin koçberkirin. Li qadên petrolê û sînorê, bandora HTŞê fireh bû. Herêma xweseriya Rojavayê bi awayekî giran hate teng kirin. Pêvajoya entegrasyonê Kurd ji pozîsyona “qazanan” veguherand bo pozîsyona “entegrasyonê hatiye mecbûrkirin” û mağduriyetê.</p>
<p data-start="2301" data-end="2711">Lê xuya ye ku li vê coğrafyayê “jiyana baştir” ne ji bo ya ku mimkîn e, lê ji bo ya ku bihêz e tê destûr kirin. Rojava ne tenê bi êrîşên çekdar hate dorpêçkirin, lê her weha bi pazarlikên navneteweyî, hişên dewletî û ittîfaqên berjewendiyan. Piştgiriya Dewletên Yekbûyî ya Amerîkayê kêm bû, zexta entegrasyonê zêde bû, Kurd hem barê şerê hilgirtin û hem jî hatin mecbûrkirin ku hêza xwe ya leşkerî winda bikin.</p>
<p data-start="2713" data-end="3203">Di demeke ku nirxên mirovî li cîhanê hatine bêitîbar kirin de, şoreşgerên Rojavayê helwesteke bi rûmet nîşan da. Wan mantîqa desthilatê ya ku li ser serkeftin û têkçûnê ava bûye, mezhepperestî û korîya neteweperestî derbas kir û mînakek bihêz hişt. Nirxa vê mînakê bi nexşeyên leşkerî nayê pîvan. Îro jî, her çend Şoreşa Rojavayê darbe xwaribe, tu hêz nikare bandora wê bi temamî jê bibe. Ji ber ku Rojava ne tenê herêmek e, lê bîranînek e, zimanek berxwedanê ye û mîrasek hêvîya civakî ye.</p>
<p data-start="3205" data-end="3393">Ev ba, deriyek ji bo têkoşînek dirêjdem a gelan vedike. Di dîrokê de wê wekî mînakeke bingehîn a geleneha têkoşîna ku li ser nirxên mirovahiyê, wekhevî û azadiyê ava dibe, were nivîsandin.</p>
<p data-start="3395" data-end="3936">Lê her weha rastiyeke bi êş jî heye. Tenêbûna Kurdan, taybetî li Tirkiyeyê, “rûyê rastîn” yê gelek kesan carekî din eşkere kir. Çi xwe solcu bin, çi rastgir, çi dîndar an jî ateîst… bi her nasnameyê ku xwe bi wê danasîn, beşeke mezin a civakê li ber rastiya Rojavayê ya bi giranî ya bêdeng ma an jî helwesteke dijminane girt. Bi taybetî beşên Kemalîst û neteweperest, her çend xwe bi “laîklîk” binasînin jî, di qada rastî de bi komên cîhadîst re li heman hedefê hatin rêz kirin. Ev şert, şermeke dîrokî û wêneyeke eşkere ya riyakarîya wan e.</p>
<p data-start="3938" data-end="4291">Di encama van pêşveçûnan de, di nav Kurdan de qewîbûna têgerînên Îslamî û neteweperest bi awayekî zêde gengaz e. Ji ber ku di civakekê de ku bi domdarî tê êrîş kirin, tê tenêhiştin û xwe xayînkirî hîs dike, li şûna siyaseta gerdûnî û têkildar, têgerînên ku bêtir xwe digirin hundir, bêtir dijwar dibin û li ser nasnameyê ava dibin, bêguman bi hêz dibin.</p>
<p data-start="4293" data-end="4828">Paşvekişîna avahiyên Kurdî yên sekuler bi xwe re ne “pirsgirêk” e. Ya ku rastî wê yê herî têkderîdar e, ew e ku beşên ku xwe sekuler û laîk didin nasandin, bi Kurdan re bi heman zihniyeta cîhadîst re linçê bi cîh tînin. Ev şert, di nav civaka Kurdî de qirînek pir bi kûr çêdike. Ji ber ku ev ne tenê helwesteke siyasî ye, lê dubarekirina modern a înkarkirina dîrokî ya Kurd e. Birîna ku “bi navê wekhevîyê” derxistin û “bi navê laîklîkê” dijminahî çêkirin, ne tenê tansiyoneke siyasî ye, lê nîşaneya qirîneke ku wê bi nifşan re bidome.</p>
<p data-start="4830" data-end="5665">Ji hêla Kurdan ve were nêrîn, dibe ku tecrûbeya Rojavayê darbe xwaribe. Lê di cîhana Kurdan de veguherînek pir mezin pêk hatiye. Mîna derbasbûna ji cîhana tunehiyê bo cîhana hebûnê. Di demên rejîma Esedê de, di hejmartina nifûsê ya sala 1962’an de, 120 hezar Kurd wekî “biyanî” hatin tomarkirin, 300 hezar jî bi temamî bê tomarkirin ma. Van kesan nikaribûn xwedî mal û milk bin, mafê dengdanê û xizmetên perwerde û tenduristiyê tune bû. Kurdî qedexebû. Li dibistanan, medyayê û karûbarên fermî bikaranîna wê qedexe bû. Newroz qedexe bû, navên Kurdî hatin binpêkirin. Di serhildana Qamişlo ya 2004’an de bi dehan Kurd hatin kuştin. Herêmên Kurdî bi petrolê dewlemend bûn, lê wan ji van çavkaniyan nekaribûn bi rêz were bikaranîn; rejîmê petrol merkezî kiribû. Kurd wekî “welatiyên pola duyemîn” têne dîtin û nasnameya wan tê înkarkirin.</p>
<p data-start="5667" data-end="6225">Gelekî ku nasnameya wan jî tê înkarkirin û navê wan jî qedexe bû, li welatê xwe, bi zimanê xwe û bi nirxên çandî yên xwe, iradeya avakirina jiyanekê nîşan dan. Ev pêvajoyê niha dikeve qonaxeke nû. Kurd êdî gihîştine sînorên barkirina berpirsyariya giran a herêmî. Ji ber vê yekê tê hêvîkirin ku ji niha pê ve rêbazeke ku bêtir xwe li ser hebûna xwe, ewlehî, pêşeroj û domdarîya civakî danînin navenda xwe, were rêxistin. Ev ne paşvekişîn e, lê hewldaneke nû ya gelê ku di dîrokê de hate binpêkirin û înkarkirin, ku li gorî rastiya demê xwe ji nû ve ava bike.</p>
<p data-start="6227" data-end="6645">Her çend şert çi bin jî, ev rastî bi temamî eşkere ye: mînake ku Şoreşa Rojavayê hişt, wê wekî rêzekê ku li dijî pergala şerê ya qirêj a Rojhilata Navîn rûmeta mirovahiyê diparêze, bimîne. Îro ya ku tê xwestin were windakirin ne tenê statûya herêmekê ye, lê fikra ku gel dikarin bi wekhevî û azadî bi hev re bijîn. Ew fikir hêsan têk naçe. Ji ber ku di bîranîyê de hatiye nivîsandin. Ji ber ku bi bedel hate mohrkirin.</p>
<p data-start="6647" data-end="6929">Ji ber vê yekê, her çend Kurd îro xuya dikin ku darbe xwarine, rastî ev e: ji Kurdan ku hatibûn bê nasname kirin, niha rastiyeke Kurdî ya nû hatiye çêbûn ku ziman, çand û iradeya kolektîf bi xwe re tîne. Û ev rastî, ji bo ku bi şertên leşkerî yên kurtdemê were jêbirin, pir bihêz e.</p>
<p data-start="6931" data-end="7109">Ji bo Kurdan, du gav pêş û gavek paş hatiye avêtin. Lê gelê ku carekî bi dengê xwe hebûna xwe qîrikand, zimanê xwe bi azadî axaft, hikûmeta rêwîtiya azadiyê ya Kurdan hêj didome…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://sukruyildiz.de/ji-bo-kurdan-demeke-nu-dest-pe-dike/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
